Orman, karanlığıyla ikisini içine yutmuş gibiydi.
Ay ışığı dalların arasından titreyerek süzülüyor; her gölge, Auren'in gözünde bir canavar gibi büyüyordu.
Lysera, kardeşinin küçücük elini avuçlarının arasında sıkı sıkı tutuyordu.
Auren'in nefesi hızlıydı; sanki her adımda düşecek gibi sendeleyip duruyordu.
Auren'in sesi kısık bir hıçkırıkla çıktı:
Auren:
"A–abla… Sira… Sira… öldü mü?"
Lysera'nın kalbi bir an durdu.
Gözlerinden yaşlar yeniden boşalmaya başladı, fakat Auren görmesin diye yüzünü karanlığa çevirdi.
Lysera (titreyen bir fısıltıyla):
"Hayır… hayır, Auren… şimdi düşünme, tamam mı?
Koşmamız gerek… sadece koş."
Ama Auren çocuktur; kalbi kırılınca bacakları da, nefesi de kırılır.
Bir anda durdu ve Lysera'nın kolunu çekti.
Auren (ağlayarak):
"Ben… ben yapamıyorum!
Sira gitmesin… bizi bırakmasın!"
Lysera dizlerinin üzerine çöktü, kardeşini kollarına sardı.
Auren'in küçük bedeni hıçkırıklarla sarsılıyordu.
Lysera'nın içi yanıyordu.
O da bağırmak, haykırmak istiyordu.
Ama Auren için ayakta kalmalıydı.
Lysera (boğuk bir sesle):
"Sira… bizi korudu, Auren.
O… seni kurtarmak için… kendini feda etti."
Auren'in gözleri, yaşlarla parlayan iki kırık yıldız gibiydi.
Auren:
"Ben… ben istemedim…
Ben ona kızmıştım ama hiçbir zaman ölmesini istemedim…"
Lysera başını iki yana hızlıca salladı, onun yanaklarını tuttu.
Lysera:
"Hayır! Sakın bunu düşünme.
Sira bunu yapmak istiyordu.
Bizi seviyordu… seni çok seviyordu."
Bir rüzgâr esti.
Arkadaki patlamanın külleri hâlâ havada süzülüyordu.
Auren burun çekti, Lysera'ya daha sıkı sarıldı.
Auren:
"Abla… korkuyorum…"
Lysera onu kollarının arasına aldı, saçlarını okşadı.
Kendi içindeki korkuyu nefesiyle bastırmaya çalıştı.
Lysera (fısıldayarak):
"Ben de korkuyorum…
Ama seni koruyacağım.
Söz veriyorum, Auren.
Seni asla yalnız bırakmayacağım."
Auren başını Lysera'nın göğsüne gömdü.
Adımları yine titremeye başladı; ama bu kez Lysera onu kolundan tutup yavaşça kaldırdı.
Lysera:
"Gel… gidecek yer bulmalıyız… biraz daha… biraz daha yürüyelim…"
İkisi ormanın derinliğine ilerlerken aralarındaki sessizlik artık sadece acının sessizliğiydi.
Aynı anlarda, ormanın gerisinde…
Alevlerin hâlâ taze olduğu açıklıkta, Rrnaun ağır adımlarla yürüyordu.
Savaşın kokusu hâlâ havadaydı: yanık et, kan ve kül.
Sira'nın cansız bedeni toprağın üzerinde yüzüstü yatıyordu.
Rrnaun başının yanına çömeldi.
Dudaklarında küçümseyen, soğuk bir tebessüm belirdi.
Rrnaun (alaycı bir tonda):
"Demek bu kadar… Hakkında söylenenler abartıymış."
Elini uzattı, Sira'nın saçlarından tutup başını kaldırdı.
Başı arkaya doğru düşerken gözlerindeki ışığın tamamen yok olduğunu izledi.
Rrnaun:
"Bunca yaygara… tüm bu sorunlar… ve sonuç? Böyle aciz bir son."
Tam kılıcını kaldırıp Sira'nın başını bedeninden ayırmak üzereyken arkadan koşuşturma sesleri geldi.
Luxaris muhafızları, beyaz zırhlarının üzerinde kurumuş kan izleriyle yanına yaklaştılar.
Muhafız 1:
"Efendim! Bölge temizlendi. İsyancılar yok edildi, kaçan kimse kalmadı."
Rrnaun kılıcını ağır bir nefesle indirdi ama Sira'nın başını bırakmadı.
Bir an bile umurunda değilmiş gibi davranıyordu.
Rrnaun:
"Güzel. Şu pisliği kaldırın."
Muhafız 2 cesede doğru eğilirken bir şey söylemek için ağzını açtı; fakat Rrnaun elini kaldırıp onu susturdu.
Rrnaun:
"Bir dakika…"
Bakışları Sira'nın arkasındaki karanlık bir köşeye takılmıştı.
Alevlerin bıraktığı kızıllıkta yere devrilmiş yanmış bir beden vardı.
İlk bakışta tamamen ölü gibi görünüyordu.
Ama…
Derisinin üzerinde buharlaşan kabuklar çatırdadı ve altından taze, sıcak deri yeniden oluşmaya başladı.
Sanki biri ateşte pişmiş bir bedeni geri örüyordu.
Rrnaun yavaşça ayağa kalktı.
Gözleri kısılmıştı; tehdit değil, merak parlıyordu içinde.
Yavaşça yaklaşmaya başladı.
Rrnaun (soğuk bir fısıltıyla):
"Bu… nedir şimdi?"
Muhafızlar gerildi, elleri silahlarına gitti.
Yanmış bedenin parmakları titredi.
Ardından hafifçe kıpırdadı.
Kaburgalarının arasındaki deri tamamen yenileniyor, kas lifleri birbirine bağlanıyordu.
Muhafız 1 (korkuyla):
"Efendim… bu… insan mı?"
Rrnaun:
"İnsan vücudu böyle iyileşmez."
Beden nefes aldı. Çok hafif… ama duyulabilir bir nefesti.
Rrnaun ifadesini değiştirmeden daha da yaklaştı; onun için bu, vahşi bir hayvanı inceler gibi bir andı.
Fakat bilmediği bir şey vardı:
Bu kişi… Lysera ile Auren'in ablasıydı.
Ama onun kim olduğunu Rrnaun henüz bilmiyordu.
Rrnaun kılıcının ucuyla bedenin yanağını kaldırdı.
Deri yavaşça şekilleniyor, yüz hatları oluşuyordu.
Rrnaun (fısıltı gibi):
"Sen de kimsin?"
Yanmış beden birden derin bir nefes aldı.
Göz kapakları titredi.
Muhafızlar geri çekildi.
Rrnaun ise tek bir adım bile geri atmadı.
Sanki yeni bir oyuncağı keşfeden bir çocuk gibiydi.
Beden artık tamamen iyileşmeye yakındı.
Kas lifleri birleşiyor, yeni cildin üzerinde ince buhar kıvrımları dolaşıyordu.
Vücut hâlâ ateşten çıkmış bir demir parçası gibi tütüyordu.
Derin, çatlak bir nefes aldı.
Ve gözleri açıldı.
İlk nefesinde bile çevredeki hava titreşti.
Ağır bir aura yayıldı — eskisi kadar ezici değildi; Ket Laneti zincirliyordu — ama yine de etraftaki muhafızların dizlerinin titremesine yetti.
Muhafız 2 (geri adım atarak):
"Bu… bu şey insan değil!"
Kadın yavaşça doğruldu.
Tenine yeni oturan deri hâlâ kızıldı ama yavaşça normalleşiyordu.
Kendini tartar gibi ellerine, kollarına baktı.
Kadın (kendi kendine, kısık ama özgüvenli bir tonla):
"Yuria… haklıydın.
Bu beden… gerçekten de yeniden doğdum sayende."
Rrnaun kaşlarını kaldırdı.
Meraklıydı, ama dikkatini kolay kolay bir şey dağıtamazdı.
Rrnaun:
"Demek konuşabiliyorsun.
Ve demek hâlâ yaşıyorsun."
Kadın başını kaldırdı; gözleri aydınlandı.
Çevreyi taradı.
Ateşler.
Küller.
Kan.
Ve gözleri bir noktada durdu.
Sira.
Yerde… sessiz… ölü.
Kadının yüzü bir an dondu.
Yeniden doğmuş bedeninin titrediği görüldü; bu titreme güçten değil, acıdandı.
Dudakları seyirdi.
Nefesi boğazında düğümlendi.
Kadın (kırılmış bir fısıltıyla):
"Sira… küçük kargam…
Sana… ne yaptılar böyle?"
Gözlerindeki soğukluk bir an kayboldu; yerine karanlık bir matem yerleşti.
Parmakları titredi, Sira'ya uzanacakmış gibi… ama Ket Laneti'nin ağırlığı sanki onu geri çekti.
Rrnaun bir adım attı, gözlerini daralttı.
Rrnaun:
"Onu tanıyorsun demek?
Güzel. O hâlde beni oyalamayı bırak.
Şimdi kim olduğunu söyle—"
Kadın başını çevirip ona baktığında yüzündeki ifade bir hükümdarın küçümsemesiydi.
Sanki Rrnaun bir böcekmiş gibi.
Gözlerindeki alev bir an parladı.
Gücünü kullanamasa da otoritesi hâlâ içindeydi.
Kadın (soğuk bir tebessümle):
"Bana hesap mı soruyorsun, çocuk?"
Rrnaun'un yüzü gerildi.
Muhafızlar nefes bile almaya cesaret edemedi.
Kadın ayağa kalktı; sendelemedi bile.
Sanki bu yeni bedenin sahibi yıllardır oymuş gibi.
Adım adım Rrnaun'a yaklaştı.
Her adımda Ket Laneti'nin zincirleri çıtırdayarak ona engel olmaya çalışıyordu — ama o yine de yürüdü.
Kadın:
"Benim kim olduğumu bilmeden konuşuyorsun.
Ne kadar… cahilce."
Rrnaun kılıcını kaldırdı ama kadın en ufak bir korku belirtisi göstermedi.
Aksine, gülümsedi.
Kadın:
"Dinle o zaman.
Ben, Devranna, 12 Kıdemliden biriyim.
Sira ve Thalos… bir zamanlar benim emirlerimi yerine getiren sadık hizmetkârlarımdı."
Başını hafifçe yana eğdi.
Devranna (kibirle):
"Şimdi söyle bana, çocuk…
Sen gerçekten kime hesap sorabileceğini sanıyorsun?"
Rrnaun'un ifadesi ilk kez çatladı.
Bu kadın…
Bu aura…
Bu sözler…
Her şey tehlikeli derecede tanıdıktı.
Rrnaun, Luxaris muhafızlarının başı ve Kıdemlilerle ilgili her şeyi ortadan kaldıran Valerith'in en sadık yardımcılarından biriydi; buna rağmen, hayatında ilk kez bir Kıdemliyi kendi gözleriyle görüyordu.
