LightReader

Chapter 144 - HIRSIZ VE YANLIŞ HEDEF

Solgard'ın orta yerinde, binlerce insanın nefesini tuttuğu o kısacık anda, zamanın akışı metalik bir gerginlikle donmuştu. Mereyn Valdis'in gümüş işlemeli hançerinin ucu, Kael Vael'thra'nın şah damarından sadece bir parmak uzaktaydı. Muhafızın gözleri, görev bilinciyle buz gibi bakıyordu. Ancak Kael'in gözlerinde korku yoktu; sadece soğuk, hesapçı bir analiz vardı.

Kael, hançere bakmadı. Bakışları, Mereyn'in omzunun üzerinden, yerde kıvranan hırsıza ve onun göğsüne bastırdığı o şişkin deri keseye kilitlenmişti. "Silahını indir Muhafız," dedi Kael. Sesi fısıltı gibiydi ama pazarın uğultusunu bastıracak kadar toktu. "Asıl tehdit ben değilim. Asıl tehdit, o adamın sadece bir hırsız olmaması."

Mereyn tereddüt etti. Kael'in yaydığı aura, bir sokak serserisininki gibi dağınık değildi. Yoğundu. Kendi içine çökmüş bir yıldız gibi ağır ve merkezcil bir Kudret (Aura) yayıyordu. Bu çocuk, bir kılıç ustasının duruşuna sahipti. "Geri çekil," dedi Mereyn, dişlerinin arasından. "Bu bir Saray meselesidir. O adam Prenses'in mührünü çaldı."

"Hayır," dedi Malik, devasa cüssesiyle bir adım daha öne çıkarak. Gölgesi hem Sera'nın hem de Mereyn'in üzerine düştü. "O adam, babamın dükkanı için gereken son cıvayı çaldı. Ve daha önemlisi... korkuyor. Yakalanmaktan değil. Başka bir şeyden korkuyor."

Yerdeki hırsız, Malik'in dikkatinin dağılmasını fırsat bilerek aniden doğruldu. Gözlerinde saf bir panik vardı. Elini koynuna attı. Herkes onun bir bıçak çıkaracağını sandı. Ancak çıkardığı şey bir silah değildi. Siyah, silindir şeklinde, üzeri kırmızı balmumu ile mühürlenmiş metal bir tüptü. "Alın!" diye bağırdı hırsız, tüpü kalabalığın arasına fırlatarak. "Alın lanet olası şeyi! Riza beni öldürecek! Duydunuz mu? Beni öldürecek!"

Hırsızın amacı kaçmak değildi; üzerindeki "yükü" atmaktı. Tüp havada süzüldü. Mereyn, refleks olarak hırsızın üzerine atıldı. Görevi suçluyu yakalamaktı. Sera, tüpün havada çizdiği yayı izledi. Ama Kael... Kael hareket etmedi. O, akışın nereye gideceğini hesaplamıştı bile. Tüp, bir meyve tezgahının tentesine çarpıp sekti ve tam Kael'in sol eline düştü. *ŞLAK.*Kael, metal tüpü havada yakaladı.

"Riza..." diye mırıldandı Kael, tüpün soğuk yüzeyini parmaklarıyla yoklarken. Bu isim, Fırtına Tepesi'ndeki o soğuk gecelerde, kolunun sızladığı her an zihninde yankılanan isimdi. Kolunu koparan, onurunu çiğneyen o gölge. Kael, hırsıza doğru yürüdü. Mereyn, adamı yere yatırmış, ellerini arkadan bağlıyordu ama Kael'in yaydığı o öldürücü niyet (Killing Intent) karşısında irkildi. Kael, hırsızın tepesine dikildi. Sağ gözündeki altın iris, dikey bir yırtık gibi daralmıştı. "Bu tüp," dedi Kael, hırsızın yüzüne eğilerek. "İçinde ne var?"

Hırsız titriyordu. "Bilmiyorum... Yemin ederim bilmiyorum! Sadece taşıyıcıyım. 'Kuzey Deposu'na götür' dediler. 'Mavi Cıva ile birlikte ver' dediler. Eğer gecikirsem... derimi yüzecekler." Mereyn, hırsızı sertçe ayağa kaldırdı. "Yeter! Bu adam sorgulanmak üzere Zindan Kulesi'ne götürülecek. Sen de elindekini ver çocuk. O bir kanıt."

Kael, elindeki tüpe baktı. Sonra Sera'ya. Sonra Malik'e. Zindan Kulesi... İmparatorluk bürokrasisi... Raporlar... Eğer bu tüpü onlara verirse, Riza haber alacak ve izini kaybettirecekti. Bürokrasinin çarkları dönerken, o "sevkiyat" her neyse gerçekleşecekti. "Veremem," dedi Kael. Mereyn'in gözleri büyüdü. "Bu bir emirdir!" "Bu bir hata olur," dedi Kael, tüpü kemerine sıkıştırarak. "Riza'nın adamları her yerde. Muhafızların içinde bile olabilir. Bu tüp saraya girerse, Riza bunu duyar. Ve sevkiyatı iptal eder."

Sera, araya girdi. Pelerininin başlığını tamamen indirdi. Altın saçları ve menekşe gözleri, pazar yerindeki tozu ve kiri adeta temizleyen bir asaletle parladı. "Dur Mereyn," dedi Sera. Sesi artık titreniyordu. O, bir prenses tonuyla konuşuyordu. Mereyn dondu. "Prensesim? Bu çocuklar tehlikeli." "Bu çocuklar," dedi Sera, Kael'e bakarak. "Beni o mahzende kurtaranlar. Ve eğer Kael bir şeyin tehlikeli olduğunu söylüyorsa, o şey tehlikelidir." Sera, Kael'e yaklaştı. Aralarındaki mesafe azaldı. Kael, Sera'nın parfümünün kokusunu –leylak ve ozon– aldı ama geri çekilmedi. "Aç onu," dedi Sera. "Burada. Şimdi. Neyi sakladıklarını görelim."

Kael, Malik'e bir işaret yaptı. Malik, devasa sırtıyla kalabalığın görüş açısını kapattı. Kael, tüpün üzerindeki kırmızı mührü kırdı. İçinden parşömen değil, ince, yarı saydam, hayvan derisine benzeyen bir materyal çıktı. Üzerinde mürekkeple değil, yakılarak işlenmiş rünler ve haritalar vardı. Kael yazıyı okudu. Gözleri satırlarda gezindikçe, yüzü sertleşti. "Bu bir hırsızlık malı değil," dedi Kael, sesi buz gibiydi. "Bu bir sipariş listesi."

"Ne siparişi?" diye sordu Malik, omzunun üzerinden bakarak. Kael, deriyi onlara gösterdi. "ALICI: Dış Diyar Elçiliği (Gizli Kol). YÜK: 'Canlı Kargo' - 3 Adet. TESLİMAT: Gece Yarısı. Kuzey Limanı, 4. Rıhtım. Siyah Yelkenli Gemi."

"Canlı kargo mu?" Sera'nın eli ağzına gitti. "İnsan ticareti mi yapıyorlar?" "Daha kötüsü," dedi Kael, derinin altındaki o silik, mor damgayı göstererek. Bu damga, Kael'in kabuslarında gördüğü, kolunun koptuğu o gece Riza'nın zırhında gördüğü semboldü. Engerek'in Sembolü."Bu bir köle ticareti değil," dedi Kael. "Bu bir deney sevkiyatı. Solgard'dan kaçırdıkları... ya da 'dönüştürdükleri' şeyleri dışarıya satıyorlar."

Mereyn, gördükleri karşısında sarsılmıştı. Bir Saray Muhafızı olarak bu tür bir operasyonun burnunun dibinde dönmesi onu dehşete düşürmüştü. Hırsızı daha sıkı kavradı. "Bunu İmparator'a götürmeliyiz," dedi Mereyn. "Hemen." "Hayır," dedi Kael. Kael, başını kaldırdı ve liman tarafına, o yükselen vinçlerin ve direklerin olduğu bölgeye baktı. Güneş batmak üzereydi. Gökyüzü kızıla dönüyordu. "Gece yarısı diyor," dedi Kael. "Zamanımız yok. Eğer şimdi saraya gidersek, prosedürler yüzünden gemi çoktan kalkmış olur. O gemiyi durdurmalıyız."

"Biz mi?" Mereyn alaycı bir sesle güldü. "Siz iki çocuk ve bir demirci çırağı mı? Bu bir askeri operasyon gerektirir." "Askerler gürültü yapar," dedi Kael. Elini, belindeki Siyah Diş'in kabzasına koydu. Kılıç, sahibinin niyetini hissederek kınında hafifçe titredi. "Riza, askerleri bekliyor olacak. Ama bizi... bizi beklemiyor."

Kael, Sera'ya döndü. "Siz saraya dönün Prenses. Mereyn sizi götürsün. Bu iş... bu iş kanlı olacak." Sera, Kael'in gözlerindeki o karanlığı gördü. O, Kuzey'den dönen çocuğun gözleriydi bu. Merhamet yoktu. Tereddüt yoktu. Ama Sera da değişmişti. O mahzende yaşadığı korku, onu sindirmemiş, bilemişti. "Hayır," dedi Sera. Kael kaşlarını çattı. "Sera, bu bir oyun değil." "Biliyorum," dedi Sera. Pelerininin altından, beline sakladığı o zarif, gümüş işlemeli asayı çıkardı. "Bu benim şehrim Kael. Benim halkım. Ve eğer o gemide 'Canlı Kargo' varsa, onları kurtarmak bir prensesin görevidir. Geliyorum."

Mereyn itiraz etmek için ağzını açtı ama Sera elini kaldırdı. "Bu bir emirdir Mereyn. Ya benimle gelirsin ve sırtımı kollarsın. Ya da babama beni yalnız bıraktığını açıklarsın." Mereyn dişlerini sıktı. Prensesin gözlerindeki o ifadeyi, babası İmparator Valdrin'den tanıyordu. Taç İradesi. Buna itiraz edilemezdi. "Lanet olsun," dedi Mereyn. "Önden gidin. Ama eğer birinizin kılına zarar gelirse, o gemiyi sizinle birlikte yakarım."

Malik sırıttı. Yumruklarını birbirine vurdu. Taş gibi bir ses çıktı. "Ekip toplandı," dedi Malik. "Eski günlerdeki gibi. Değil mi Kaptan?" Kael, Malik'e baktı. Sonra Sera'ya. Eski günler... O günler masumdu. Şimdi ise ceplerinde bir ölüm emri, karşılarında ise bir canavar ordusu vardı. "Eski günler bitti Malik," dedi Kael, kalabalığın arasından limana doğru yürümeye başlarken. "Bu gece... av gecesi."

Güneş tamamen battı. Solgard'ın sokaklarına gölgeler düştü. Ama en koyu gölge, limana doğru sessizce ilerleyen bu dört figürün üzerindeydi. Kuzey Deposu'nda, Riza bıçağını biliyor, gelecek misafirlerini bekliyordu.

More Chapters