LightReader

Chapter 150 - PRENSESİN YALANI VE İMPARATORUN ÖFKESİ

Solgard İmparatorluk Sarayı'nın kalbi olan Taht Salonu, o gece bir yönetim merkezi değil, mermer ve obsidyenden oyulmuş devasa bir mezar odası kadar sessizdi. Yüksek, tonozlu tavanların altında yankılanan tek ses, dışarıdaki fırtınanın değil, içerideki o ağır, görünmez basıncın kulak zarlarında yarattığı ince çınlamaydı. Salonun devasa vitray pencerelerinden içeri sızan ay ışığı, zemindeki siyah mermerlerin üzerinde uzun, hayaletimsi gölgeler oluşturuyordu. Ancak bu gölgelerin en koyusu ve en ağırı, salonun en ucunda, yedi basamakla yükseltilmiş o altın ve kara demirden tahtın üzerinde oturuyordu.

İmparator Valdrin Lyvannis.

Kael Vael'thra, bacaklarının titremesini durdurmak için dişlerini sıktı. Bu titreme, limandaki savaşın yorgunluğundan veya Riza ile yüzleşmenin getirdiği adrenalin çekilmesinden kaynaklanmıyordu. Bu, saf, damıtılmış bir Kudret (Aura) baskısıydı. İmparator yerinden kıpırdamıyordu. Konuşmuyordu. Sadece sağ elindeki siyah deri eldiveni, tahtın kolçağını yavaşça, ritmik bir şekilde sıkıp bırakıyordu. Her sıkışta, salonun havası biraz daha ağırlaşıyor, sanki yerçekimi o noktadan dışarıya doğru dalgalar halinde yayılıyordu. Bu, Taç İradesi idi. Bir büyü değildi; bir insanın varlığının, diğer tüm iradeleri ezmek için genişlemesiydi.

Malik, Kael'in hemen solunda, devasa omuzları çökmüş bir halde duruyordu. Bacağındaki kesikten sızan kan, siyah mermerin üzerine tıp... tıp... diye damlıyordu. Normalde bir orduya kafa tutabilecek olan o "Duvar", şimdi bu görünmez okyanusun altında nefes almakta zorlanıyordu. Dizleri bükülmek üzereydi. Ve ortalarında Sera vardı. İmparatorluğun Işığı, Veliaht Prenses. Üzerindeki o zarif, sivil kılıklı pelerin yırtılmış, yüzüne is ve kurum bulaşmıştı. Altın sarısı saçları dağılmış, gözlerinin altı morarmıştı. Ama başı dikti. Babasına bakarken gözlerinde korku değil, tuhaf, ateşli bir inat vardı.

"Konuşun," dedi Valdrin. Sesi yükselmedi. Bağırmadı. Sesi, bir dağın derinliklerinden gelen taşların sürtünmesi gibi tok, alçak ve her köşeye ulaşan bir titreşimdi. "Bana tek bir sebep söyleyin. Neden sizi, bu şehrin güvenliğini tehlikeye atmaktan ve kraliyet emrine itaatsizlikten zindana attırmayayım?"

Mereyn Valdis, salonun gölgesinde, sütunların yanında bir heykel gibi duruyordu. Başını öne eğmişti. Prensesi "kaybetmenin" veya onu durduramamanın utancı, bir muhafız için ölümden beterdi. Sessizlik uzadı. Kael, boğazındaki kuruluğu gidermek için yutkunmaya çalıştı ama dili damağına yapışmıştı. Konuşması gereken o değildi. Konuşması gereken, bu deliliğin mimarıydı.

Sera, bir adım öne çıktı. O narin bedeni, babasının yaydığı o ezici aura dalgasını yararak ilerledi. "Onların suçu yok," dedi Sera. Sesi, salonun akustiğinde ince ama keskin bir cam kırığı gibi çınladı. "Emri ben verdim. Gitmek isteyen bendim. Onlar... onlar sadece beni takip etti." Valdrin'in ifadesi değişmedi. Granitten yontulmuş bir heykel gibi kızıla bakan gözlerini kızına dikti. "Takip ettiler," diye tekrar etti Valdrin. Kelimeyi ağzında bir zehir gibi çiğnedi. "Demek imparatorluğun geleceği olan kızı, gecenin bir yarısı, yanında iki sivil çocukla, şehrin en tehlikeli suç örgütünün inine girmeyi 'emir' olarak görüyor."

"Sivil değiller!" diye itiraz etti Sera, sesi yükselerek. Ellerini iki yana açtı, parmak uçlarında istemsizce zayıf bir ışık huzmesi belirdi ve söndü. "Kael ve Malik... Onlar benim takımımdı. Ve biz o limana oyun oynamaya gitmedik Baba! Oraya, senin muhafızlarının göremediği, senin bürokrasinin tıkadığı bir tehdidi ortaya çıkarmaya gittik! O gemide canavarlar vardı! İnsanları dönüştürüyorlardı! Eğer biz gitmeseydik..."

GÜM.

Valdrin, eldivenli elini tahtın kolçağına vurduğunda, çıkan ses bir gök gürültüsü gibi salonu sarstı. Sera'nın cümlesi boğazına tıkıldı. Malik istemsizce bir dizinin üzerine çöktü. Kael, sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü'nün, bu dışsal basınç karşısında tehlike sinyalleri vererek ısındığını hissetti. Mühür, Kael'in omurgasını korumak için içeriden kasılıyor, kemiklerini kilitliyordu.

İmparator ayağa kalktı. Basamakları yavaşça, her adımı mermere mühür vururcasına ağır ağır indi. Pelerini arkasından bir gölge nehri gibi akıyordu. Sera'nın üzerine yürüdü. Prenses geri adım atmamak için direndi ama babasının gölgesi üzerine düştüğünde, omuzlarının düştüğü görülebiliyordu. Valdrin, kızıyla arasında sadece bir nefeslik mesafe kalınca durdu. Yukarıdan, o acımasız yükseklikten kızına baktı. "Sen bir komutan değilsin Sera," dedi Valdrin. Sesi artık bir fısıltı kadar yakıcıydı. "Sen bir kahraman da değilsin. Sen, sorumluluklarının ağırlığını taşıyamayan, canı sıkıldığında tehlikeyle oynamayı seven şımarık bir çocuksun."

Sera'nın gözleri doldu. Dudakları titredi. "Ben... Ben halkımı korumak istedim." "Halkını mı?" Valdrin acı bir şekilde güldü. "Sen kendini bile koruyamadın. Eğer o gölge çocuk... eğer o 'Anomali' yanında olmasaydı, şu an Riza'nın gemisinde, o kafeslerden birinin içinde, Dış Diyar'a satılan bir meta olacaktın. Sen bir tehdidi durdurmadın Sera. Sen kendini bir rehineye dönüştürdün." Valdrin'in sözleri, fiziksel bir tokat kadar sertti. Sera başını öne eğdi. Gözyaşları yanaklarından süzülüp yerdeki toza karıştı. Savunması çökmüştü. O "asil fedakarlık" maskesi, babasının gerçekçiliği karşısında eriyip gitmişti.

Valdrin, bakışlarını kızından çekti. Ve o bakışlar, salonun diğer tarafında, ayakta durmaya çalışan Kael Vael'thra'ya döndü. Kael, İmparator'un dikkatinin üzerine odaklandığını hissettiği an, nefes almanın neredeyse imkansız hale geldiğini fark etti. Sanki havadaki oksijen çekilmiş, yerini ağır, metalik bir gaz almıştı. Valdrin'in aurası, Kael'in içindeki Void (Hiçlik) doğasıyla sürtüşüyor, derisinin altında karıncalanma yaratıyordu.

Valdrin, Kael'e doğru yürüdü. Malik'i, yerde diz çökmüş devasa çocuğu görmezden geldi. Doğrudan Kael'in önüne dikildi. "Kael Vael'thra," dedi İmparator. "Vael'thra hanesinin sonuncusu. Anomali. Mühürlü." Kael, başını kaldırdı. Gözlerini kaçırmadı. Sol gözündeki safir ve sağ gözündeki o dikey, yırtık altın iris, İmparator'un gri çelik gözleriyle buluştu. "Majesteleri," diyebildi Kael. Sesi hırıltılıydı.

"Kızım yalan söylüyor," dedi Valdrin, net bir tonda. "Seni o limana zorla götürmedi, değil mi? Zincire vurup sürüklemedi. Bir kılıç dayayıp tehdit etmedi." Kael sustu. Valdrin, eldivenli parmağını Kael'in göğsüne, tam kalbinin üzerine bastırdı. Sertçe itti. "Sana bir soru sordum çocuk. O limana gitmek... Sera'nın emri miydi, yoksa senin kararın mıydı?"

Kael'in zihninde o an canlandı. Pazar yeri. Hırsız. Parşömen. Sera'nın o inatçı, o parlayan gözleri. *"Ben de geliyorum Kael. Beni durduramazsın."*Durdurabilir miydi? Evet. Mereyn'e işaret edebilirdi. Onu bayıltıp saraya postalayabilirdi. Halid'i bekleyebilirdi. Ama yapmamıştı. Sera'nın o maceracı ruhuna, o tehlikeli isteğine "Hayır" diyememişti. Çünkü Sera onun tek arkadaşıydı. Çünkü Sera'nın ışığının yanında, kendi karanlığının kabul gördüğünü hissediyordu. Onu kırmak, onu reddetmek, Kael için fiziksel bir savaştan daha zordu.

"Cevap ver!" diye gürledi Valdrin. Basınç arttı. Kael'in dizleri titredi. Kael, Sera'ya baktı. Kız ağlıyordu. "Söyleme," der gibi bakıyordu ama neyi söylemeyecekti? Suçu Kael üstlense, Sera kurtulacak mıydı? Hayır. Valdrin gerçeği biliyordu. Valdrin her şeyi biliyordu. Kael tekrar İmparator'a döndü. "Bildirmek istedim Lordum," dedi Kael. Sesi kısıktı ama yalanın gölgesi yoktu. "Riskli olduğunu biliyordum. Halid Hoca'yı beklememiz gerektiğini biliyordum." "Ama?" Valdrin'in gözleri kısıldı. "Ama... Prenses ısrar etti," dedi Kael. Bu bir ihanet değildi; bu, bir durum tespitiydi. "Eğer ben gitmeseydim, tek başına gidecekti. Onu durduramazdım. Sadece... yanında olup, hata yaptığında onu koruyabilirdim."

Sera hıçkırdı. Kael'in itirafı, onu satması değildi; onun şımarıklığının bir teyidiydi. Valdrin, parmağını Kael'in göğsünden çekti. Yüzünde hayal kırıklığına benzeyen, soğuk bir ifade belirdi. "İşte sorunun bu Kael," dedi İmparator. "Senin sorunun manan değil. Mührün değil. Kolun değil." Valdrin arkasını döndü ve tahta doğru yürüdü. Sesi salonun her köşesine ulaştı. "Sen güçlüsün. Potansiyelin, bu salondaki herkesten, benden bile fazla olabilir. Ama iraden... iraden Sera'nın iki dudağı arasına hapsolmuş."

Valdrin tahtın basamağında durdu ve omzunun üzerinden Kael'e baktı. "Bir muhafız, koruduğu kişi uçuruma yürürken onunla birlikte atlamaz Kael. Onu tutar. Gerekirse zorla geri çeker. Ona 'Hayır' der. Sen diyemedin. Sen ona hayır diyemiyorsun." Kael başını öne eğdi. Haklıydı. O limanda Sera'yı korumamıştı; onun felaketine eşlik etmişti. Ve sonuç? Neredeyse ölüyorlardı. Sera travmatize olmuştu. Malik yaralanmıştı. "Sadakat," dedi Valdrin, tahta otururken, "Körü körüne itaat etmek değildir. Sadakat, gerektiğinde kralına bile hatasını söyleyebilecek cesarete sahip olmaktır. Sende o cesaret yok. Sen Sera'nın dostu değilsin. Sen onun gölgesisin. Onun hatalarını meşrulaştıran bir araçsın."

Kael yumruklarını sıktı. Tırnakları avuçlarına battı. "Ben..." "Sus," dedi Valdrin. "Hükmü verdim." Sera başını kaldırdı. "Baba? Ne yapacaksın?" Valdrin, Kael ve Malik'i işaret etti. "Sizi ayırıyorum," dedi. "Hemen. Bu gece." "Hayır!" diye bağırdı Sera. İleri atılmak istedi ama Mereyn onu kolundan tuttu. "Bunu yapamazsın! Onlar benim arkadaşlarım!" "Onlar senin suç ortakların," dedi Valdrin sertçe. "Ve sen de onların felaketisin."

İmparator, gölgelerin içinden çıkan zırhlı muhafızlara, "Kraliyet Muhafızları"na işaret etti. "Kael Vael'thra ve Malik Kessir," dedi Valdrin. "Solgard'dan ayrılacaksınız. Şehirden çıkacaksınız." Kael dondu. Sürgün mü? "Nereye?" diye sordu Malik, sesi titreyerek. Valdrin, salonun duvarındaki devasa Aeyrdrasil haritasına baktı. Haritanın en kuzey ucunu, medeniyetin bittiği, mananın donduğu ve sadece çeliğin konuştuğu o siyah noktayı işaret etti.

" Hiçlik Kapısı Garnizonu ((tini/mana)Gate Garrison) ," dedi Valdrin. "Kuzey Sınırı. Komutan Arin'in yanına." Sera çığlık attı. "Oraya değil! Orası bir cehennem! Orada çocuklar yaşayamaz!" "O zaman büyüsünler," dedi Valdrin. Bakışlarını Kael'e dikti. "Orada Sera yok Kael. Seni kurtaracak, arkasını toplayacağın, nazını çekeceğin bir prenses yok. Orada sadece emirler, buz ve ölüm var. Kendi sesini, kendi iradeni bulana kadar geri dönmeyeceksin."

Muhafızlar Kael ve Malik'in kollarına girdi. Kael direnmedi. Direnmek anlamsızdı. Bu bir ceza değildi; bu, acı bir reçeteydi. Kael, salonun kapısına sürüklenirken son kez arkasına baktı. Sera, Mereyn'in kollarında çırpınıyor, ağlayarak babasına yalvarıyordu. Ama Valdrin taştan bir heykel gibi tahtında oturuyor, oğlanın gidişini izliyordu. Kael, Sera'ya baktı. Gözlerinde suçlama yoktu. Öfke yoktu. Sadece... derin, yorgun bir kabulleniş vardı. Haklı, dedi içinden. Sana hayır diyemediğim sürece, seni asla koruyamam.

Büyük kapılar, gürültüyle kapandı. Sera'nın ağlaması kesildi. Işık geride kalmıştı. Şimdi önlerinde sadece Kuzey'in o uzun, gri ve merhametsiz yolu vardı.

More Chapters