LightReader

Chapter 165 - SOPA VE FELSEFE (GECE EĞİTİMİ)

"Leş Bölüğü" koğuşunun havası, uyuyan kırk adamın nefesiyle ağırlaşmış, ekşi ve sıcak bir sise dönüşmüştü. Dışarıdaki ölümcül soğuğa inat, içerisi ter ve rutubet kokuyordu. Ranzalardan yükselen horultular, diş gıcırdatmaları ve sayıklamalar, garnizonun kederli senfonisini oluşturuyordu.

Kael Vael'thra, ranzasının üst katında, gözleri açık bir şekilde tavanı izliyordu.

Vücudu, günlerdir süren o insanlık dışı ameleliğin etkisiyle kaskatı kesilmişti. Omuzlarındaki kas lifleri, her hareketinde kopacakmış gibi geriliyor; avuçlarındaki patlamış nasırlar, nabzının her atışında zonkluyordu. Ama uyuyamıyordu. Zihni, bedeni kadar yorgun değildi. Zihni, bir savaş alanındaki gözcü kulesi kadar tetikte, bir avcı kadar açtı.

Sırtındaki Mühür, garnizonun "Ölü Havası" altında sessizleşmişti. Şehirdeki o sürekli kükreyen okyanus yoktu artık. Sadece derin, karanlık bir kuyu vardı. Ve bu sessizlik, Kael'e düşünmesi, analiz etmesi için alan bırakıyordu.

Alttaki ranzadan bir tıkırtı geldi.

"Kaptan?" Malik'in fısıltısı, bir kaya gıcırtısı kadar kalındı.

"Uyanığım," dedi Kael, sesini çıkarmadan dudaklarını oynatarak.

"Balyozumu özledim," dedi Malik. "Bu sessizlik... beni rahatsız ediyor. Ellerim boş kalınca kendimi çıplak hissediyorum."

Kael, yorganı üzerinden attı. "Giyin," dedi. "Ellerimiz boş kalmayacak."

Garnizonun arka avlusu, ana meydandan daha kuytu, rüzgarın daha az uğradığı ama gölgelerin daha koyu olduğu bir yerdi. Duvar diplerine yığılmış kar kütleri, ay ışığında mavi-gri bir parıltıyla yanıyordu.

Kael ve Malik, hurdalıktan "kurtardıkları" o şekilsiz, kaba metal parçalarını sakladıkları yerden, eski bir erzak sandığının arkasından çıkardılar.

Kael, eline **"Sessiz"**i aldı.

Bu, bir kılıç değildi. Bu, bir buçuk metre uzunluğunda, parmak kalınlığında, yekpare çelikten bir burgu miliydi. Ucu, Kael tarafından kaba bir taşla sivriltilmişti ama hala bir mızrak kadar keskin değildi. Gövdesindeki spiral yivler, metale garip, endüstriyel bir doku veriyordu.

Ağırlığı... Siyah Diş'in üç katıydı. Dengesi yoktu. Ağırlık merkezi, sapında değil, gövdenin ortasındaydı.

Kael, mili sağ eliyle kavradı. Bileği, metalin ağırlığı altında büküldü.

"Kaba," diye fısıldadı Kael. "Zarif değil. Akmıyor. Sadece... düşüyor."

Yan tarafta Malik, "Duvar" adını verdiği o devasa kazan kapağını sol koluna geçirmişti. Kapağın iç kısmına, hurda derilerden ve tellerden yaptığı kaba bir tutamak sistemi kurmuştu. Malik kalkanı kaldırdı. Devasa cüssesi bile, o dökme demir plakanın ağırlığıyla hafifçe sola yattı.

"Bununla koşamam," dedi Malik, dürüstçe. "Bununla sadece durabilirim."

"Dene," dedi Kael.

Malik gardını aldı. Kael, elindeki mili, eski kılıç tekniklerinden biriyle, "Rüzgar Kesiği" formuyla savurdu.

Hata.

Büyük bir hata.

Siyah Diş gibi ince ve dengeli bir kılıç için tasarlanmış bu hareket, elindeki ağır burgu miliyle birleşince felakete dönüştü. Kael mili savurduğunda, metalin ağırlığı Kael'in bileğini zorladı, momentumu onu ileriye çekti ve dengesini bozdu.

PAT.

Milin ucu Malik'in kalkanına çarptı ama bu bir saldırı vuruşu değil, kontrolsüz bir çarpışmaydı. Kael, kendi silahının ağırlığıyla sendeledi ve neredeyse yüzüstü düşecekti.

"Lanet olsun," dedi Kael, dişlerini sıkarak. Bileği sızlıyordu. "Bu şeyle savaşılmaz. Bu şeyle sadece hamallık yapılır."

Karanlığın içinden, kuru bir alkış sesi geldi.

"Sonunda anladın."

Torben, tek kolu ve o metal kancasıyla, gölgelerin arasından çıktı. Sırtını soğuk taş duvara yaslamış, onları izliyordu. Ağzında sönmüş bir pipo vardı.

"O bir kılıç değil Prens," dedi Torben, Kael'e yaklaşarak. "Sen ona kılıç muamelesi yapıyorsun. Onu bileğinden yönetmeye çalışıyorsun. Ama o demir, senin bileğinden daha güçlü. Onunla güreşirsen, o kazanır."

Kael, nefes nefese doğruldu. "O zaman nasıl kullanacağım? Çok ağır."

"Ağır değil," dedi Torben. Sağlam eliyle, belindeki o kaba, paslı palayı çekti. "Sen hafifsini."

Torben, Kael'in elindeki mili işaret etti. "Ver onu."

Kael, ağır metali yaşlı adama uzattı. Torben, tek eliyle mili kavradı. Kaslı bir adam değildi; yaşlı, romatizmalı ve yıpranmıştı. Ama mili tuttuğunda, Kael garip bir değişim fark etti. Torben, mili sıkmıyordu. Mili taşıyordu.

"İzle," dedi Torben.

Yaşlı asker, mili havaya kaldırmadı. Vücudunu döndürdü. Kalçasını, omzunu ve en son kolunu kullanarak bir dönüş başlattı. Mil, Torben'in etrafında bir yörüngeye girdi.

VUUUU... VUUUU...

Milin üzerindeki o spiral yivler, havayı yararken garip, ıslık benzeri, boğuk bir ses çıkarıyordu. Torben, mili savurmuyor, milin momentumunu yönlendiriyordu. Ağırlık, Torben'i çekmiyor, onun dönüşüne güç katıyordu.

"Aletin ağırlığı senin düşmanın değil," dedi Torben, mili akıcı bir hareketle durdurup yere saplarken. "Ağırlık, enerjidir. Sen vurmayacaksın. Sen sadece yolu göstereceksin. Demir, gitmesi gereken yere kendi ağırlığıyla gidecek."

Mili Kael'e geri attı.

"Kılıç kullanırken merkez sensin," dedi Torben. "Ama bu sopayı kullanırken... merkez, seninle sopanın arasındaki o boşluktur. Kendini silahın uzantısı yap. Silahı uzvun yapma."

Kael, mili tekrar aldı.

Ağırlığı hissetti. Ama bu sefer, o ağırlığa direnmedi.

Gri Kitap'taki bir ders zihninde canlandı: "Enerji yok olmaz. Yön değiştirir."

Kael, Kudretini (Aura) karnındaki çekirdekten bacaklarına, oradan da beline pompaladı. Bileklerini gevşetti.

Mili yana doğru bıraktı. Metal düşmeye başladı. Tam yere değecekken, Kael kalçasını döndürdü ve düşüş enerjisini yatay bir savuruşa çevirdi.

VUUU-T!

Mil, havayı yarıp geçti. Kael'in kolu zorlanmadı. Tüm vücudu, metalin ağırlığıyla birlikte dönmüştü.

"Hissediyor musun?" diye sordu Torben.

"Evet," dedi Kael. Gözlerinde, uzun zamandır olmayan o soğuk, analitik parıltı belirdi. "Bu... bir sarkaç."

"Aynen öyle," dedi Torben. Sonra Malik'e döndü. "Ve sen, Dev. O kapağı kalkan gibi tutma. O bir duvar değil. O bir koçbaşı."

Malik, kalkanına baktı.

"Ne demek istiyorsun?"

"Sadece durursan, darbeyi emersin. Ve her darbe seni biraz daha geriye iter," dedi Torben. "O kadar ağır bir metali kolunda taşıyorsan, onu rakibine vurmalısın. Savunma yapma. Hücum et. O kapağın kenarıyla birine vurursan, kılıca ihtiyacın kalmaz."

Gecenin geri kalanı, sessiz bir dansa dönüştü.

Kael, elindeki "Sessiz" ile, kılıç ustası kimliğini bir kenara bıraktı. O artık zarif bir düellocu değildi. O, elindeki ağır demir çubuğu merkezkaç kuvvetiyle yöneten, dönen, eğilen ve ağırlığı bir balyoz gibi indiren bir makineydi.

Milin üzerindeki spiral yivler, Kael hızlandıkça havada ince bir ses çıkarıyordu. Bu ses, düşmanı uyaran bir çığlık değil, rüzgarın içinden geçen bir fısıltı gibiydi.

"Sessiz," diye düşündü Kael. İsim, silaha oturmuştu.

Malik ise "Duvar" ile bütünleşmeye çalışıyordu. Kalkanı sadece kaldırmıyor, vücudunu kalkanın arkasına gizleyip, tüm ağırlığıyla ileri atılıyordu. O bir asker değil, yürüyen bir kuşatma aracıydı.

Şafak sökmeden hemen önce, ter içinde kalmışlardı. Soğuk hava, tenlerinden yükselen buharla ısınıyordu.

Torben, onları durdurdu.

"Yeter," dedi. "Yarın iş var. Enerjinizi tükettiniz. Ama..."

Torben, Kael'in elindeki mile, sonra Malik'in kalkanına baktı.

"...artık elinizde hurda tutmuyorsunuz. Elinizde ne tuttuğunuzu biliyorsunuz."

Kael, "Sessiz"i eski bez parçalarına sardı ve sandığın arkasına gizledi. Avuçları yanıyordu ama bu, kazma sallamaktan gelen o tahriş edici acı değildi. Bu, Kudret akışının yarattığı o tatlı, güçlendirici sızıydı.

"Teşekkürler Torben," dedi Kael.

Yaşlı asker omuz silkti. "Bana teşekkür etme. Sadece ölmenizi istemiyorum. Ceset taşımaktan nefret ederim."

Koğuşa dönerlerken, Kael sırtındaki Mührü kontrol etti.

Hala sessizdi. Hala o derin, karanlık uykusundaydı. Ama Kael, bu gece bir şey fark etmişti. Mühür kapalıyken bile, vücudunun (kabının) sınırlarını zorladığında, içindeki o boşluk hissi azalıyordu. Kudret, o boşluğu dolduran bir harç gibiydi.

Yataklarına yattıklarında, dışarıda rüzgarın sesi değişmişti. Artık sadece esmiyor, uluyordu.

"Kaptan," dedi Malik, ranzasından fısıldayarak. "Hazır mıyız?"

Kael, karanlıkta tavanı izledi.

"Hazır değiliz," dedi dürüstçe. "Ama artık çaresiz de değiliz."

Ertesi gün, standart silahların dağıtılacağı gündü. Ama Kael biliyordu ki, Kormac'ın vereceği o seri üretim, ruhsuz kılıçlar, bu gece elinde tuttuğu o paslı burgu milinin verdiği güveni asla veremeyecekti.

Çünkü o mil, Kael'in kusurlarını örtmüyor, onlarla birlikte hareket ediyordu.

More Chapters