LightReader

Chapter 172 - SİSİN DİBİNDEKİ GÖZ VE AĞIRLIĞIN DANSI

Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun devasa demir kapıları gıcırdayarak açıldığında, dışarıdaki dünya içeriye davetkâr bir serinlik değil, ciğerleri yakan asidik bir nefes üfledi. İçerideki güvenli, meşale aydınlatmalı avlu geride kalmıştı. Önlerinde, Siyah Sis'in (Black Mist) yuttuğu, görüş mesafesinin bir kılıç boyuna düştüğü o ölümcül kaos, Sonsuz Çayırlar uzanıyordu.

Komutan Arin, elindeki rünlü kılıcını (buz mavisi parlıyordu) aşağı indirdi.

"Ses yok," dedi fısıltıyla. Sesi, büyülü bir fısıltı gibi değil, tecrübenin getirdiği bir netlikle tüm ekibin kulağına ulaştı. "Işık yok. Hedef: Yeşil parıltı. Çağırıcı'yı (Summoner) bul, öldür, geri çekil. Bu bir savaş değil, bir infaz."

"Gece Nöbetçileri" (Nightwatch) ekibi, siyah, hafif zırhları ve yüzlerini kapatan maskeleriyle sisin içine birer hayalet gibi süzüldü. Onların aksine, Kael ve Malik, üzerlerindeki ağır, yamalı zırhlar ve ellerindeki o kaba, paslı hurda silahlarla birer "yürüyen enkaz" gibi görünüyorlardı. Ama bu enkaz, hareket ediyordu.

Kael, yüzüne sardığı kalın bezin altından zorlukla nefes alıyordu. Asit, kumaşı bile yakıyordu. Sağ gözü, yanık yüzünden dolayı hafifçe kapanmıştı ama Analiz Refleksi (sol gözü) sisin içindeki ısı değişimlerini, hava akımlarını ve o "yanlış" titreşimleri tarıyordu.

"Yakın kal," dedi Kael, Malik'e. "Sırtımı bırakma."

Malik, devasa kazan kapağını göğsüne siper etti. "Sırtın bende Kaptan."

Sisin içine daldılar.

İlk Temas: Gölge ve Ağırlık

On adım. Yirmi adım. Garnizonun duvarları arkada kayboldu. Artık yön duygusu yoktu; sadece zemindeki titreşimler ve genzi yakan o kükürt kokusu vardı.

Öndeki Nöbetçilerden biri, aniden durdu ve elini kaldırdı.

Şlak.

Sisin içinden fırlayan kemikten bir mızrak, nöbetçinin hemen yanındaki çürük toprağa saplandı. Ardından hırıltılar duyuldu.

Yozlaşmışlar. Ama bunlar surlara tırmanan o akılsız sürüden değildi. Bunlar, sisin içinde avlanan "Kör Avcılar"dı. Gözleri yoktu; ses ve ısıya duyarlıydılar.

Dört tane Yozlaşmış Şövalye, sisin içinden belirdi. Zırhları vücutlarıyla kaynaşmış, kılıçları kollarına dikilmişti.

Arin ve ekibi anında dağıldı. Zarif, hızlı ve ölümcül vuruşlarla saldırdılar. Kılıçlar havada dans ediyor, eklem yerlerine, zırh boşluklarına girip çıkıyordu.

Ancak bir tanesi, diğerlerinden daha büyük, elinde çift taraflı devasa bir balta taşıyan bir "Cellat", doğrudan Kael ve Malik'in üzerine yöneldi.

Malik, kalkanını kaldırdı. "Geliyor!"

Cellat, baltayı indirdi.

ÇANG!

Malik'in dökme demir kapağı, darbeyi karşıladı ama Malik'in botları çamura gömüldü. Darbe çok ağırdı. Malik inledi.

"Kaptan!"

Kael, Cellat'ın yan tarafına geçti. Standart bir asker, kılıcını çekip yaratığın zırh boşluğuna, koltuk altına saplamaya çalışırdı. Bu mantıklıydı. Bu hızlıydı.

Ama Kael'in elinde kılıç yoktu. Elinde, 8 kilogramlık, burgulu, paslı bir sanayi mili vardı. Ve Kael'in, zarif olmak gibi bir derdi yoktu.

Kael, **"Sessiz"**i (mili) iki eliyle kavradı. Kudretini (Aura) karnındaki çekirdekten çekip, omuzlarına ve bileklerine pompaladı.

Torben'in öğretisi zihninde çaktı: "Zırhı delmeye çalışma. Zırhın içindekini ez."

Kael, mili bir sarkaç gibi çevirdi. Merkezkaç kuvveti, metalin ağırlığını iki katına çıkardı.

Cellat, baltasını Malik'ten kurtarmaya çalışırken, Kael hamlesini yaptı.

Yaratığın zırhlı diz kapağına.

KÜT-ÇAT!

Ses, ıslak bir dalın kırılması gibi değil, bir taşın balyozla parçalanması gibi çıktı. Yaratığın dizindeki zırh plakası içe çöktü, altındaki kemik un ufak oldu.

Cellat, dengesini kaybetti ve yana devrildi.

Kael durmadı. Milin dönüş momentumunu korudu. Mili başının üzerinde bir tur daha çevirdi ve yere düşmekte olan yaratığın miğferine, tam tepeden indirdi.

VONK.

Miğfer ezildi. Yaratığın kafası, gövdesinin içine gömüldü.

Sessizlik.

Yan tarafta, bir Yozlaşmış'ı zarifçe deşen Arin, bir anlığına durup Kael'e baktı. Mekanik gözü, yerdeki ezilmiş miğfere ve Kael'in elindeki o kanlı, paslı demir çubuğa odaklandı. Kael'in yaptığı şey "dövüş sanatı" değildi. Bu, saf, hesaplanmış bir yıkımdı.

Arin, maskesinin altından belli belirsiz başını salladı. "İlerliyoruz. Hedef yakın."

Yeşil Çukur: Çağırıcı'nın Ayini

Sisin yoğunluğu arttı. Artık hava gri değil, hastalıklı bir yeşildi. Yerlerde asit birikintileri fokurduyor, bastıkları her yerde çizmelerinden dumanlar çıkıyordu.

Önlerinde, eski bir taş anıtın kalıntılarının üzerinde duran o şeyi gördüler.

Çağırıcı (The Summoner).

İnsana benziyordu ama insan değildi. Engerek'in (Valdor'un) laboratuvarından çıkmış bir başka ucube. Sırtında, vücuduna dikilmiş dört tane mekanik kol vardı ve bu kolların ucunda yeşil, fosforlu küreler tutuyordu. Yüzü yoktu; sadece rünlerle kaplı, deri bir maske vardı.

Çağırıcı, kollarını kaldırdı. Yeşil kürelerden asit damlaları fışkırdı.

"Dağılın!" diye bağırdı Arin.

Asit yağmuru başladı.

Gece Nöbetçileri, akrobatik hareketlerle sağa sola kaçıştılar. Ama asit, yere düştüğünde patlıyor ve geniş bir alana yayılıyordu. Kaçmak yetmiyordu.

Kael, bir kayanın arkasına sığındı. Yanağındaki yanık sızlıyordu.

"Ona yaklaşamıyoruz!" dedi Malik, kalkanını başının üzerine tutarak. Kalkanın üzeri asitten dolayı tıslıyordu. "Menzilimiz yok!"

Kael, kayanın kenarından baktı. Çağırıcı, anıtın tepesindeydi. Yerden yaklaşık dört metre yüksekte. Ve etrafı, sürekli dönen, asidik bir rüzgar duvarıyla korunuyordu. Oklar ve büyüler bu duvara çarpıp eriyordu.

Arin, elindeki arbaletle bir atış yaptı. Ok, rüzgar duvarına çarpıp toz oldu.

"Büyü kalkanı!" diye bağırdı Arin. "Fiziksel bir şeyle kırmamız lazım! Ama yaklaşırsak eririz!"

Kael, elindeki ağır mile, **"Sessiz"**e baktı.

Fiziksel bir şey. Ağır bir şey. Ve erimeyecek kadar yoğun bir şey.

Kael'in zihninde, Mehmed Arslan'ın (Kızıl Kule'deki topçu ustasının) bir dersi yankılandı: "Eğer bir duvarı delemiyorsan, duvarın tamamını yık."

"Malik," dedi Kael. "Beni fırlat."

Malik, devasa gözlerini Kael'e dikti. "Ne? O asidin içine mi?"

"Kalkanın içine," dedi Kael. "O rüzgar duvarı hafif nesneleri savuruyor. Okları, büyüleri... Ama ağır bir kütleyi savuramaz."

Kael, elindeki 8 kiloluk mili gösterdi.

"Ve ben... ben ağır olacağım."

Arin, onların konuşmasını duydu. "Vael'thra! Delirdin mi? Oraya inmeden erirsin!"

"Erimem," dedi Kael, ayağa kalkarak. Kudretini (Aura) tüm vücuduna yaydı. Derisinin altındaki damarlar şişti. "Sadece... biraz yanarım."

Malik, ne yapması gerektiğini anladı. Kalkanını yere koydu ve ellerini birleştirdi. "Hazır ol Kaptan."

Kael gerildi. Koşmaya başladı.

Bir. İki. Üç.

Malik'in avuçlarına bastı.

Malik, Toprak Aurası ile güçlendirdiği kaslarını bir yay gibi gerdi ve Kael'i havaya, sisin ve asidin içine doğru fırlattı.

Kael havada süzüldü.

Yeşil rüzgar duvarına yaklaştığında, asidin ısısını yüzünde hissetti. Saçları kavrulmaya başladı. Zırhının deri kısımları büzüştü.

Ama Kael, durmadı. Havadayken vücudunu küçülttü, bir gülle şeklini aldı. Elindeki ağır burgu milini, **"Sessiz"**i, bir mızrak gibi değil, bir koçbaşı gibi öne uzattı.

Ve dönmeye başladı.

Sarkaç Tekniği: Hava Burgusu.

Kael, kendi ekseni etrafında dönerek milin spiral yivlerinin havayı yarmasını sağladı. Mil, rüzgar duvarına çarptı.

VUUUUU-TISSSS!

Büyü duvarı, Kael'in aurasıyla yüklenmiş o ağır, dönen metal kütlesini durduramadı. Asit, metali yakmaya çalıştı ama metalin momentumu o kadar yüksekti ki, asit yüzeyde kayıp gitti.

Kael, duvarı deldi.

Ve Çağırıcı'nın tam tepesine, anıtın üzerine düştü.

Çağırıcı, ne olduğunu anlayamadan, Kael milin ucunu (sivri kısmını değil, küt ve ağır sapını) yaratığın göğsündeki o mekanik bağlantı noktasına vurdu.

ÇAT.

Yaratığın sırtındaki mekanik kolların dişlileri kırıldı. Yeşil küreler yere düştü ve patladı.

Çağırıcı, acı bir çığlık atarak geriye sendeledi. Kael, milin diğer ucuyla, yaratığın bacaklarına bir süpürme hareketi yaptı. Yaratık yere kapaklandı.

"Şimdi!" diye bağırdı Kael, nefes nefese.

Aşağıdan, Arin fırladı. Kalkanın kırıldığını görünce tereddüt etmemişti. Buz mavisi kılıcıyla havada bir yay çizdi ve Çağırıcı'nın başını gövdesinden ayırdı.

Yeşil sis, kaynağı yok olunca yavaşça dağılmaya başladı.

Kael, anıtın üzerinde dizlerinin üzerine çöktü. Zırhı tütüyordu. Yüzündeki bez erimiş, yanağına yapışmıştı. Ama "Sessiz" sağlamdı. Ve Kael hayattaydı.

Arin, kılıcını temizledi ve Kael'e baktı.

Bu sefer, mekanik gözünde sadece analiz yoktu. Saygı vardı. O saf, asker selamı gerektiren türden bir saygı.

"Standart dışı," dedi Arin. "Ama... etkili."

Malik, aşağıdan tırmanarak yanlarına geldi. "Kaptan! Yanmışsın!"

Kael, yüzüne yapışan bezi çekip attı. Derisi kızarmıştı ama Aurası sayesinde ciddi bir yanık almamıştı.

"İyiyim," dedi Kael, elindeki ağır mile yaslanarak ayağa kalkarken. "Sadece... biraz ısındım."

Garnizona dönüş yolunda, "Gece Nöbetçileri" ekibi artık Kael ve Malik'e "Çaylak" veya "Yük" gözüyle bakmıyordu. Onlara, kendi saflarından biriymiş gibi yol veriyorlardı.

Kael, sisin içinde yürürken, elindeki paslı demirin ağırlığını hissetti.

Artık şüphe yoktu. O bir büyücü değildi. O bir şövalye de değildi.

O, kırılmayan şeyleri kıran bir Balyozdu.

More Chapters