Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun demirci atölyesi, yüzyıllardır kuzeyin buzlu rüzgarlarına, kar fırtınalarına ve ihmalkarlığa dayanmıştı. Ancak doğanın bu inatçı kalesini yıkan şey rüzgar değil, saf ve yoğunlaştırılmış bir ısı oldu.
Dış duvara çarpan o devasa kütle, taşları birer şarapnel gibi içeriye püskürttü. Toz bulutu kalktığında, Kael Vael'thra ve Malik'in karşısında duran şey, bir hayvan değildi. O, biyolojik bir kuşatma makinesiydi.
Alfa Kimera.
Daha önce karşılaştıkları Demir-Sırt (Beta) sadece zırhlı bir hayvandı. Bu ise... Bu, Musfar'ın (Ateş Diyarı) volkanik öfkesinin, Engerek'in (Viper) hastalıklı cerrahisiyle ete bürünmüş haliydi.
Yaratık dört ayak üzerindeydi ama omuz yüksekliği atölyenin tavan kirişlerini sıyırıyordu. Derisi yoktu; vücudu, soğumuş lav tabakaları (bazalt) ve bu tabakaların arasından damar gibi akan, kör edici parlaklıktaki magma nehirlerinden oluşuyordu. Nefes aldığında, göğüs kafesinin içindeki o kızıl fırın genişliyor, dışarıya sülfür ve yanık et kokan siyah bir duman üflüyordu.
Atölyenin içindeki hava anında değişti. Dondurucu soğuk, saniyeler içinde ciğerleri kavuran kuru bir sıcağa dönüştü. Yerdeki buzlar erimedi; doğrudan buharlaşıp tıslayarak yok oldu.
"Geri çekil!" diye bağırdı Kael. Sesi, buharın tıslaması arasında boğuk çıktı.
Ama geri çekilecek yer yoktu. Arkaları duvar, önleri cehennemdi.
Alfa, başını yavaşça onlara çevirdi. Gözleri yoktu. Yüzünün olması gereken yerde, içeriden dışarıya doğru ışıldayan, çatlaklarla dolu bir obsidyen maske vardı. Yaratık kükremedi. Sadece boğazından gelen derin, fokurdayan bir ses çıkardı ve ön pençesini yere vurdu.
GÜM.
Zemin dalgalandı. Atölyenin taş döşemeleri, yaratığın bastığı yerden itibaren kızıllaşmaya başladı. Isı, taşın içinde bir hastalık gibi yayılıyordu.
"Geliyor!" dedi Malik.
Malik, elindeki elli kiloluk demirci örsünü göğsüne siper etti. Toprak Aurası'nı (Kudret) bacaklarına ve kollarına pompalayarak "Demir Kök" (Iron Root) duruşuna geçti. O artık bir çocuk değil, bir istihkam duvarıydı.
Alfa, hantal görünümüne tezat bir patlayıcılıkla ileri atıldı. Bir koşu değildi bu; bir heyelanın düşüşüydü.
Yaratık, magma kaplı omzunu Malik'in tuttuğu örse vurdu.
ÇANNNNNNN!
Ses, atölyenin içinde bir kilise çanı gibi yankılandı, camları patlattı.
Malik, insanüstü gücüne ve aurasına rağmen, çarpışmanın etkisiyle ayakları yerden kesilmeden geriye doğru sürüklendi. Botları taş zemini yararak iki derin kanal açtı. Sırtı, atölyenin arka duvarına çarptığında durabildi.
"Ahhh!" Malik dişlerini sıktı. Kollarındaki damarlar patlayacak gibi şişmişti. Örs, yaratığın ısısını anında emmişti. Malik'in elleri, tuttuğu demirin sıcaklığıyla kavrulmaya başladı. "Sıcak! Çok sıcak!"
Kael, yaratığın Malik'e odaklandığı o saliselik kör noktayı gördü.
Elindeki ağır, paslı ve ucu kopuk Balista Yayı'nı (Çelik Makas) iki eliyle kavradı. Bu metal parçası, esnek ama ölümcül derecede sertti. Bir kılıç gibi kesmezdi ama bir balyoz gibi kemik kırabilirdi.
Kael, Kudretini (Aura) sırt kaslarına ve bileklerine odakladı. Mührü, ortamdaki yoğun "Ateş Tınısı" (Fire Mana) yüzünden sırtında deli gibi sızlıyordu ama Kael o acıyı bir yakıt gibi kullandı.
Koştu. Zıpladı.
Hedef: Yaratığın boynundaki bazalt plakaların birleştiği, magmanın açıkta olduğu o ince, kızıl çizgi.
"Kırıl!"
Kael, havadayken vücudunu döndürdü ve balista yayının küt ucunu, tüm ağırlığıyla o çatlağa indirdi.
KÜT-TISSS!
Darbe isabet etti. Ancak beklenen kemik kırılma sesi gelmedi.
Kael'in elindeki çelik, yaratığın boynuna çarptığı an, sanki suya vurmuş gibi bir dirençle karşılaştı. Yaratığın dışı sertti ama içi... içi o kadar sıcaktı ki, Kael'in silahı temas anında yumuşadı. Çelik, magmaya değdiği an cızzz diye bir ses çıkardı ve darbenin kinetik enerjisi, yaratığın içindeki sıvı ateşte sönümlendi.
Alfa, boynundaki bu "sinek ısırığını" hissetti.
Yaratık, gövdesini bir kırbaç gibi çevirdi. Obsidyen dikenlerle kaplı devasa kuyruğu, havayı yararak Kael'e doğru savruldu.
Kael havada savunmasızdı. Analiz Refleksi tehlikeyi gördü ama fizik kanunları kaçmasına izin vermiyordu. Tek yapabildiği, elindeki çelik yayı göğsüne çekip blok yapmaktı.
BAM!
Kuyruk, Kael'e çarptı.
Darbe o kadar ağırdı ki, Kael bir bez bebek gibi atölyenin diğer ucuna fırlatıldı. Tezgahların üzerinden uçtu, alet raflarını devirdi ve kömür yığınının içine çakıldı.
Ciğerlerindeki hava boşaldı. Gözleri karardı. Göğüs kafesi, sanki üzerine bir bina yıkılmış gibi sıkışmıştı. Elindeki balista yayı, darbenin etkisiyle "V" şeklinde bükülmüştü.
"Kaptan!" Malik, elindeki akkor haline gelmiş örsü yere bıraktı. Avuç içleri yanık içindeydi ama acıyı umursamadan Kael'e doğru koşmak istedi.
Alfa, Malik'in hareketini gördü. Yaratık, Kael'i bir tehdit olarak görmüyordu; o sadece bir sinekti. Asıl engel, o büyük olandı.
Yaratık, ağzını açtı.
Dişleri yoktu. Boğazının derinliklerinde, dönen bir ateş girdabı vardı.
VUUUUUU...
Bu bir kükreme değildi. Bu, yüksek basınçlı bir fırının kapağının açılma sesiydi.
"Malik! Yat!" diye hırıldadı Kael, kömürlerin arasından. Sesi çıkmıyordu.
Alfa, ağzından sıvı bir ateş sütunu püskürttü.
Malik, kaçamayacağını anladı. Tek şansı savunmaydı. Yerdeki örsü tekrar kaldırdı. O sıcak, ağır demir kütlesini yüzüne siper etti ve diz çöktü.
Toprak Aurası: Tam Savunma.
Ateş, örsün üzerine çarptı.
Alevler, örsün etrafından akıp Malik'in vücudunu sardı. Malik'in kıyafetleri anında kül oldu. Derisi, "Demir Deri" (Iron Skin) tekniği sayesinde grileşip sertleşmişti ama bu ısı... bu ısı toprağı bile cama çevirecek kadar yoğundu.
Malik çığlık atmadı. Sadece hırladı. Dişlerini sıktı. Omuzları titriyordu. Örsün arkasında, kendi eti pişerken, o pozisyonu bozmadı. Çünkü arkasında, kömür yığınının içinde yatan Kael vardı. Eğer Malik düşerse, ateş Kael'i yutardı.
Kael, bulanık gözlerle bu manzarayı izliyordu.
Malik yanıyordu.
O sarsılmaz duvar, o neşeli dev, Kael için eriyordu.
Kael'in parmakları kömür tozuna saplandı. Sağ elindeki, o bükülmüş çelik yayı tekrar kavradı.
Kalk, dedi kendine. Kalk yoksa ölecek.
Mührü, sırtında çılgınca atıyordu. İçindeki okyanus, bu ısıya tepki olarak kabarıyor, dışarı çıkmak, o ateşi boğmak istiyordu. Bırak beni, diyordu içindeki ses. Bırak hepsini söndüreyim.
Ama Kael biliyordu. Eğer mührü açarsa, buradan sağ çıkan olmazdı. Malik de ölürdü.
Fiziksel güç. Sadece fiziksel güç.
Kael, titreyen bacaklarının üzerinde doğruldu. Ağzından kanlı bir salya aktı.
Atölyenin tavanında, yangından dolayı zayıflamış, sallanan devasa bir Vinç Kancası ve ona bağlı paslı bir zincir gördü. Vinç, tam Alfa'nın üzerindeydi.
Kael, elindeki bükülmüş çelik parçasını bir silah olarak değil, bir fırlatma aracı olarak kullandı.
Son kalan Kudretini (Aura) koluna topladı. Kasları yırtılırcasına gerildi.
"Hey! Teneke!"
Kael, elindeki demiri Alfa'ya değil; tavandaki vincin paslı kilit mekanizmasına fırlattı.
ÇANG.
Demir, kilidi kırdı.
Tavandaki makara sistemi serbest kaldı. Ucunda tonlarca ağırlığındaki yük taşıma kancası ve bağlı olduğu zincir yumağı, yerçekimine teslim oldu.
Alfa, yukarıdan gelen sesi duydu ama başını kaldırmaya fırsat bulamadı.
ŞLAK-GÜM!
Devasa demir kanca ve zincir yığını, yaratığın sırtına, o magma damarlarının üzerine düştü.
Yaratık, darbenin ağırlığıyla sarsıldı. Ateş nefesi kesildi. Başını yukarı savurup acı dolu, metalik bir çığlık attı.
Malik, ateşin kesilmesiyle yere yığıldı. Örs elinden düştü. Vücudu dumanlar içindeydi. Derisi yer yer çatlamış, altından kırmızı et görünüyordu ama yaşıyordu.
"Şimdi!" diye bağırdı Kael, sendelerek.
Alfa, sırtındaki zincirlerden kurtulmak için debelenirken, atölyenin kolonlarına çarpıyor, binayı temellerinden sarsıyordu. Çatı çatırdamaya başladı.
"Dışarı!" dedi Kael, Malik'in yanına ulaşıp onu kolundan tutarak. "Burası çöküyor!"
Malik, yarı baygın haldeydi. "Kaptan... örsüm... eridi."
"Yenisini buluruz," dedi Kael, Malik'i sürükleyerek. "Yürü!"
İkili, atölyenin yıkılmak üzere olan kapısından kendilerini dışarı, avlunun soğuk havasına attılar.
Arkadalarından, büyük bir gürültüyle atölyenin çatısı çöktü. Taşlar, kirişler ve kar yığınları, içerideki canavarın üzerine yağdı.
Bir anlık sessizlik oldu.
Kael, karın üzerine sırtüstü düştü. Gökyüzündeki gri bulutlara baktı. Soğuk hava yüzünü yakıyordu.
"Bitti mi?" diye sordu Malik, yan tarafında hırıldayarak.
Enkazın altından, boğuk ama öfkeli bir kükreme duyuldu. Taşlar oynadı. Eriyik bir ışık, molozların arasından sızmaya başladı.
"Hayır," dedi Kael. Doğrulmaya çalıştı ama bacakları tutmadı. "Sadece onu sinirlendirdik."
Elleri boştu. Silahları enkazın altında kalmıştı. Malik ağır yaralıydı. Kael'in enerjisi bitmişti. Ve Alfa Kimera, bir yanardağ gibi enkazın altından çıkmaya hazırlanıyordu.
Çaresizlik, soğuktan daha keskin bir şekilde iliklerine işledi.
Bu bir savaş değildi. Bu, yavaş bir infazdı.
