LightReader

Chapter 188 - SÖNEN RÜNLER VE EVE DÖNEN ÇELİK

Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun üzerine doğan güneş, bir zaferin müjdecisi gibi değil, gece işlenen bir cinayetin olay yerini aydınlatan soğuk, tarafsız bir fener gibiydi.

Kael Vael'thra, revirin ağır meşe kapısını iterek açtığında, yüzüne çarpan dondurucu rüzgar ciğerlerindeki yanık kokusunu temizlemedi; sadece dondurdu. Kaburgalarındaki sargılar, aldığı her nefeste göğsünü sıkıyor, sağ kolundaki sinir uçları ise hala Alfa Kimera'nın o cehennemi ısısını hatırlıyor gibi karıncalanıyordu.

Topallayarak avluya çıktı. Malik, hemen arkasındaydı. Devasa çocuk, yürüyen bir sargı bezi yumağına benziyordu. "Demir Deri"sinin (Iron Skin) çatladığı yerlere sürülen o keskin kokulu, yeşil şifalı macunlar, soğuk havada donarak kabuk bağlamıştı.

Avludaki manzara, savaşın ne kadar tek taraflı olduğunun bir kanıtıydı.

Yüzlerce asker, karıncalar gibi Alfa Kimera'nın devasa leşinin etrafında çalışıyordu. Baltalar, testereler ve kancalarla, o magma ve obsidyen yığınını parçalamaya çalışıyorlardı. Ancak her darbe, metalik bir çınlamayla geri sekiyor, yaratığın soğumuş zırhı, garnizonun standart baltalarını kör ediyordu.

Ve tam ortada, o kaosun merkezinde, bir anıt gibi dikilen o şey vardı.

Subutay'ın Oku.

Siyah metalden dövülmüş, rüzgar rünleriyle işlenmiş o devasa zıpkın, yaratığın kafatasını delip zemine saplanmış halde duruyordu. Etrafındaki askerler ona dokunmaya cesaret edemiyor, sanki kutsal ya da lanetli bir totemmiş gibi çevresinden dolaşıyordu.

"Hala orada," dedi Malik, sesi hırıltılıydı. "Kimse çıkaramamış mı?"

"Çıkaramazlar," dedi Kael, gözlerini (biri mavi, diğeri dikey yarıklı altın) okun üzerindeki sönük yeşil parıltıya dikerek. "O ok, sadece kas gücüyle saplanmadı Malik. O ok, oraya bir 'Yasa' gibi indi. Rüzgarın izni olmadan o metal yerinden oynamaz."

Komutan Arin, leşin başındaydı. Mekanik gözü, yaratığın parçalanan göğüs kafesinin içini tarıyordu. Yanında, elinde defteriyle titreyen Lojistik Zabiti Kormac ve birkaç kıdemli subay vardı.

Kael, Arin'e doğru yürümeye başladı. Bacakları titriyordu ama duruşunu bozmadı. O artık bir "işçi" değildi. O, bu yaratığı oyalayan ve hayatta kalan kişiydi.

Arin, Kael'in yaklaştığını fark etti. Mekanik gözü vızıldayarak ona döndü.

"Yatman gerekiyordu Vael'thra," dedi Arin. Sesi her zamanki gibi duygusuzdu.

"Yatmak, yaraları soğutur Komutanım," dedi Kael. "Ama zihni paslandırır. Ne buldunuz?"

Arin, yaratığın yarılan göğsünü işaret etti. Orada, soğumuş magma damarlarının ve simsiyah organların arasında, doğal olmayan bir şeyler vardı. Yaratığın kalbi... ya da kalp işlevi gören o organ, etten değil, metal ve kristal karışımı bir mekanizmadan oluşuyordu.

"Bu bir hayvan değil," dedi Arin, eldivenli eliyle o mekanik parçayı göstererek. "Bu bir inşaat."

Kael yaklaştı. Mührü, o metal parçasına yaklaştıkça hafifçe sızladı. Bu sızı, tehlike uyarısı değil, tanıdık bir tiksintiydi. Bu "Tını", Engerek'in (Viper) imzasıydı.

"Simya," dedi Kael fısıltıyla. "Biyo-Simya. Eti metalle, kanı asitle birleştirmişler."

Kael, yaratığın boynundaki o kalın, kösele benzeri deriye eğildi. Orada, pulların altına gizlenmiş, sönmekte olan mor bir ışık gördü.

Bir rün.

Ama bu bir güçlendirme rünü değildi. Bu, karmaşık geometrik şekillerden oluşan, giderek silikleşen bir Transfer Rünüydü (Teleportation Mark).

"Yürümedi," dedi Kael, parmağını rüne değdirmeden hemen üzerinde gezdirerek. "Buraya yürümedi. Tırmanmadı. Doğrudan surların içine... transfer edildi."

Kormac, duydukları karşısında dehşete düştü. "Bu imkansız! Kozmik Bariyer varken içeriye kimse transfer yapamaz! Sadece İmparatorluk Kapıları..."

"Bariyeri kırmadılar," dedi Kael, gözleri kısılırken. Zihninde annesi Elyra'nın dersleri ve okuduğu o yasaklı kitaplar uçuştu. "Bariyeri kandırdılar. Bu rün, yaratığın aurasını maskeliyor. Bariyer onu bir tehdit olarak değil, cansız bir kaya parçası veya bir rüzgar akımı olarak algıladı."

Rün, Kael'in gözleri önünde cızırtılı bir sesle söndü ve derinin üzerinde sadece bir yanık izi bıraktı. Kanıt yok olmuştu.

"Akıllıca," dedi Arin. "Ve korkutucu. Eğer bir tanesini içeri sokabiliyorlarsa..."

"...bir orduyu da sokabilirler," diye tamamladı Kael.

Avluda buz gibi bir sessizlik oldu. Askerler işi bıraktı. Herkesin yüzünde, Kuzey'in soğuğundan daha keskin bir korku ifadesi belirdi. Garnizonun, o geçilmez surların bir anlamı kalmamıştı. Düşman, kapıyı çalmadan içeri girebiliyordu.

"Bunu rapor etmeliyim," dedi Arin, hızla arkasını dönerek. "Saray bilmeli."

"Saray biliyor," dedi Kael, Arin'i durdurarak. "Ya da tahmin ediyor. O yüzden bizi buraya sürdüler. Sadece ceza için değil. Gözlemci olmamız için."

Arin, Kael'e uzun uzun baktı. O "Çaylak" gitmiş, yerine yorgun ama keskin bir stratejist gelmişti.

"Kormac," dedi Arin aniden.

"E-emredin Komutanım?"

"Depoyu aç. 4. Koridor, Kilitli Bölüm."

Kormac yutkundu. "Ama efendim... O bölüm..."

"Aç dedim!" diye gürledi Arin. "Bu adamlar dün gece ellerindeki hurdalarla bir dağı oyaladılar. Eğer öleceklerse, ellerinde layık oldukları çelikle ölsünler."

Kael ve Malik birbirlerine baktılar. Gözlerinde yorgunluğun yerini alan bir parıltı belirdi.

Levazım Deposu'nun en dip köşesindeki o ağır, demir kapı, paslı menteşelerinin üzerinde acı bir çığlıkla açıldı.

İçerisi tozlu ve soğuktu. Ancak Kael ve Malik için bu koku, dünyanın en güzel parfümüydü.

Odanın ortasındaki masanın üzerinde, el konulduğu günden beri orada yatan iki nesne duruyordu.

Biri, devasa, sapı kara dişbudak ağacından yapılmış, baş kısmı meteorit demirinden dövülmüş, üzerinde toprak rünleri parlayan bir balyozdu. Yerkıran (Earthbreaker).

Diğeri ise, simsiyah kınlarında uyuyan, kabzaları ejderha derisiyle kaplı, Kara Cevher (Nyx-Iron) denilen o ışığı yutan metalden dövülmüş ikiz kılıçlardı. Siyah Diş (Blackfang) ve Gölge Pençesi (Shadowclaw).

Malik, balyozuna doğru yürüdü. Bir babanın çocuğuna kavuşması gibi, titreyen, sargılı elleriyle sapını kavradı.

"Ağırlığı..." diye fısıldadı Malik, balyozu tek eliyle kaldırırken. Yüzündeki o saf, çocuksu gülümseme geri gelmişti. "Özlemişim."

Kael ise kılıçlarına yaklaştı.

Ellerini uzattı ama dokunmadı. Kılıçlardan yayılan o soğuk, talepkar "Açlığı" hissedebiliyordu. Bu silahlar, sıradan çelik gibi sessiz değildi. Onlar, Kael'in Kudretini (Aura) , yaşam enerjisini talep ediyordu. Aylardır "Sessiz" adını verdiği o kaba demir çubukla savaşmıştı. Şimdi, karşısında duran şey bir sanat eseriydi.

Kael, kılıçların kabzasını kavradı.

VUUUM.

Avuç içlerinden kollarına doğru yayılan o tanıdık, soğuk ama güçlü akım, omurgasını titretti. Mührü, bu temasa bir selam verir gibi sızladı. Kılıçlar, Kael'in aurasını bir sünger gibi emmeye başladı. Kael'in başındaki o hafif zonklama –içeride biriken fazla basınç– anında dağıldı. Kılıçlar, onun fazla enerjisini emen birer paratonerdi.

"Selam," dedi Kael, kılıçları kınından çekerken. Siyah metal, depodaki meşale ışığını yansıtmıyor, yutuyordu. "Sizi beklettik."

Kael, kılıçları havada savurdu. O "Ölü Ağırlık" hissi yoktu. Kılıçlar, kolunun bir uzantısı gibi hareket ediyordu. Dengeli. Keskin. Ve aç.

"Kaptan," dedi Malik, Yerkıran'ı omzuna yaslayarak. "Artık amele değiliz."

"Hayır," dedi Kael, kılıçları yerine takarken. Gözlerindeki altın hare parladı. "Artık avcıyız."

Depodan çıktıklarında, avludaki hava değişmiş gibiydi. Askerler onlara yol veriyordu. Torben, yıkık bir duvarın dibinde piposunu içerken onları gördü ve sağlam kalan tek eliyle, asker selamı verdi.

Subutay Khan hala ortalıkta yoktu. Ama Kael, o kuleye baktığında, rüzgarın içinde bir fısıltı duyduğunu hissetti.

Demir kırılır. Ama şimdi elindeki demir, senin kanınla dövüldü. Bakalım dayanacak mı?

Kael ve Malik, silahlarını kuşanmış halde, garnizonun kuzey surlarına, o sonsuz gri boşluğa doğru yürüdüler.

Düşman içerideydi. Düşman dışarıdaydı. Ve şimdi, elleri boş değildi.

Paslı zincirler kırılmıştı. Şimdi, gerçek savaş başlıyordu.

More Chapters