LightReader

Chapter 195 - PARLAK VE KIRILGAN

 

Solgard'ın devasa Kuzey Kapısı'nın dişlileri, şehrin güvenlik protokolleri gereği metalik bir iniltiyle dönerken, "Demir Kafes" adlı zırhlı nakliye aracı yavaşladı ama durmadı. Aracın kaputunun üzerindeki İmparatorluk arması, nöbetçilerin mızraklarını saygıyla indirmesine yetmişti. Ancak o nöbetçiler, zırhlı plakaların ardında kimlerin oturduğunu, şehre ne tür bir "yük" girdiğini bilselerdi, muhtemelen kapıları kilitleyip anahtarı yutarlardı.

Tekerlekler, dışarıdaki donmuş, engebeli topraktan ayrılıp şehrin düzgün döşenmiş, rünlerle ısıtılan granit parke taşlarına değdiği an, araçtaki o vahşi titreşim kesildi. Yerini, medeniyetin o pürüzsüz, sinsi ve sessiz akışına bıraktı.

Kael Vael'thra, aracın loşluğunda gözlerini açtı.

İlk hissettiği şey, atmosferik basıncın değişmesiydi. Fırtına Tepesi'nin o kemikleri ezen, ciğerleri vakumlayan "Ölü Havası" geride kalmıştı. Şimdi, ciğerlerine dolan hava o kadar yoğun, o kadar zengindi ki, Kael boğulacakmış gibi hissetti.

Burası Solgard'dı. Tını (Mana), havadaki nem gibi her yere sinmişti.

Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, aylardır süren sessizliğinden uyanarak omurgasının üzerinde hırçın bir kedi gibi gerindi. Rünler ısındı. Dışarıdaki okyanus ile içerideki okyanus birbirini selamlıyordu. Ancak Kael'in bedeni, o eski cam kavanoz değildi. Kuzeyin soğuğu ve çeliğiyle dövülmüş kasları, damarlarındaki bu ani basınç artışını bir dalgakıran gibi karşıladı. Eskiden olsa bu geçişte burnu kanar, başı dönerdi. Şimdi ise sadece dişlerini sıkması yetti.

"Kaptan..."

Malik'in sesi, aracın metal duvarlarında yankılandı. Devasa çocuk, küçük pencerenin parmaklıklarına yüzünü dayamış, dışarıyı izliyordu. Omuzları o daracık alana sığmıyor, her nefes alışında zırhının deri kayışları gıcırdıyordu.

"Bak," dedi Malik. Sesi şaşkınlık değil, derin bir rahatsızlık doluydu. "Çok... renkli. Gözlerimi acıtıyor."

Kael, yerinden doğruldu. Zırhının eklemleri hafifçe gıcırdadı. Pencereye yaklaştı ve dışarı baktı.

Göz bebekleri, ani ışık patlamasıyla iğne ucu kadar küçüldü.

Kuzeyin o ebedi gri, siyah ve beyaz paletinden sonra Solgard, gözlerine saplanan bir hançer gibiydi. Altın kubbeler, kiremit kırmızısı çatılar, pazar yerindeki rengarenk tenteler, soyluların giydiği ipeklerin o cırtlak mavisi ve pembesi...

Her şey parlıyordu. Her şey bağırıyordu.

"Gözlerimi değil," dedi Kael, dişlerinin arasından. Elini, yüzüne siper etti. "Zihnimi acıtıyor."

Araç, Orta Şehir Pazarı'nın içinden geçiyordu. Kalabalık, aracın önünden bir nehir gibi ikiye ayrılıyordu. İnsanlar gülüyor, konuşuyor, el kol hareketleri yapıyordu.

Kael, Analiz Refleksini istemsizce çalıştırdı. Bu artık bir seçim değil, bir hayatta kalma mekanizmasıydı. Gördüğü her canlıyı bir tehdit, bir hedef veya bir engel olarak sınıflandırıyordu.

Gördüğü şey onu dehşete düşürdü.

Bu insanlar... savunmasızdı.

Hiçbirinin etrafında bir Kudret (Aura) kalkanı yoktu. Yürüyüşleri gevşekti. Boyunları açıktaydı. Sırtlarını dönerek yürüyorlardı. Bir saldırı olsa, tepki vermeleri saniyeler sürerdi. Kuzeyde bu kadar gevşek yürüyen biri, on adımda bir Kimera'nın midesine inerdi. Bir Kül-Sıçanı bile bu kalabalığı beş dakikada biçebilirdi.

"Uyuyorlar," diye fısıldadı Kael. Sesi, aracın motor gürültüsünün altında bir tıslama gibiydi. "Hepsi uyanık ama aslında uyuyorlar. Boyunlarını bıçağa uzatmış koyunlar gibiler."

Araç, kalabalığın yoğun olduğu bir meydanda yavaşlamak zorunda kaldı. Kael, pencereden dışarıdaki konuşmaları duyabiliyordu. Cam yoktu, sadece demir parmaklıklar vardı ve şehrin gürültüsü içeriye, o steril metal kutunun içine doluyordu.

Hemen yanlarında duran süslü, beyaz atların çektiği, kadife perdeli bir at arabası durdu. Arabanın penceresi açıktı. İçerideki iki soylu kadının konuşması, rüzgarın yönü sayesinde net bir şekilde Kael'in kulağına çalındı.

"...duydun mu tatlım? Valerya, Yaz Balosu için zümrüt yeşili giyecekmiş! O soluk ten rengine zümrüt yeşili! Tam bir felaket!"

Diğer kadın kıkırdadı, elindeki yelpazeyi sallayarak. "Ah, sorma! Ve o ayakkabılar... Geçen sezonun modası. İmparatoriçe onu görürse baygınlık geçirir. Ben Terzi Varo'ya gittim, bana ipek bir..."

Kael'in midesinde asidik, yakıcı bir dalga yükseldi.

Zihni, o an kontrolsüzce geriye, Kuzey'e sıçradı.

Torben'in parçalanmış bedeni gözünün önüne geldi. Reko'nun miğferinin içindeki kan ve beyin parçaları. Donmuş parmaklarını ısıtmak için birbirine sokulan askerlerin iniltileri. Kendi kolunun yanık kokusu. Ocağa atılan cesetlerin çıkardığı o siyah, yağlı duman.

Ve burada... burada, sadece birkaç yüz kilometre güneyde, en büyük dert bir kumaşın rengiydi. Veya bir ayakkabının modası.

Bu tezat, fiziksel bir darbe gibiydi.

Kael öğürdü. Kusmadı ama midesindeki safranın tadı ağzına geldi. Elini boğazına götürdü, sanki görünmez bir el onu sıkıyormuş gibi.

"Burası..." dedi Kael, boğulur gibi. "Burası hasta Malik. Bu insanların gerçeklikle bağı kopmuş. Bir fanusun içinde yaşıyorlar ve camın ne kadar ince olduğunu bilmiyorlar."

Malik, pencereden çekildi ve yerine, o daracık metal banka oturdu. Kucağında, babasından kalan o devasa balyozun (Yerkıran) sapını sıkıyordu. Yüzünde, bir çocuğun hayal kırıklığı değil, yüz yaşında bir adamın yorgunluğu vardı.

"Çok yumuşak Kaptan," dedi Malik. Sesi bir kaya yuvarlanması kadar ağırdı. "Taşlar bile yumuşak görünüyor. İnsanlar, kıyafetler, sesler... hepsi pamuk gibi. Sanki... yanlış bir rüyadayız. Uyanacağız ve yine o soğuk mağarada, nöbette olacağız gibi geliyor. Ve işin kötüsü... uyanmayı istiyorum."

"Keşke," dedi Kael. Başını metal duvara yasladı. "Orası en azından dürüsttü. Orada kimse seni kumaşın rengiyle yargılamazdı. Sadece hayatta kalıp kalmadığına bakarlardı. Burada maskeler var Malik. Ve her maskenin altında bir hançer saklı."

Araç tekrar hızlandı. Soyluların malikanelerine giden "Mermer Yol"a girdiler. Tekerleklerin sesi daha da pürüzsüzleşti.

Kael, elini belindeki Siyah Diş'in kabzasına koydu. Kılıç, şehrin yoğun manasını hissettiği için kınında hafifçe titriyor, bir an önce dışarı çıkıp o enerjiyi "yemek" istiyordu. Kılıç da huzursuzdu. O da bu "yumuşak" havadan nefret ediyordu. Kael, iradesiyle metali bastırdı.

"Sakin ol," dedi kılıca fısıldayarak. "Henüz değil. Buradakilerin kanı senin pasını bile temizlemez."

Kael, karşısındaki Malik'e baktı. Arkadaşının omuzları, o daracık koltuğa sığmıyordu. Üzerindeki kuzeyden kalma, leş, is ve kurumuş kan kokan o kaba kürkler ve yamalı zırhlar, bu şehrin parfüm kokulu havasında birer hakaret gibi duruyordu.

Onlar artık buraya ait değildi.

Solgard bir vitrindi. Onlar ise o vitrinin camını kırmaya hazır iki ağır çekiçti.

"Hazır ol Malik," dedi Kael, gözlerindeki o altın yarığı kısarak. "Malikaneye gidiyoruz. Annem, babam... Sera. Hepsi bizi bekliyor. Ama bizi görünce..." Kael duraksadı, dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. "...burunlarını kıvıracaklar. Pis koktuğumuzu düşünecekler. Vahşi olduğumuzu düşünecekler. Gözlerimizde o 'boşluğu' görecekler ve korkacaklar."

Malik, Yerkıran'ı omzuna yasladı.

"Düşünsünler Kaptan. Onlar kokumuzu alırken, biz onların korkusunu alacağız. Babam derdi ki; 'Demir ateşe girdiğinde kararır ama sertleşir.' Biz karardık. Ama kırılmayız."

Araç, Vael'thra Malikanesi'nin bulunduğu tepeye doğru tırmanırken, Kael sırtını metal duvara yasladı ve gözlerini kapattı.

Şehir, parlak, renkli ve gürültülüydü.

Ama Kael'in zihninde tek bir görüntü vardı: O surların dibinde yanan cenaze ateşi ve dumanın içinden ona bakan Subutay Khan'ın soğuk gözleri.

Gerçek dünya orası, dedi kendine. Burası sadece bir illüzyon. Ve ben bu illüzyonu dağıtacağım.

Evine dönmüştü. Ama evi, artık bir yabancı toprağıydı.

More Chapters