LightReader

Chapter 1 - 1.BÖLÜM: BİR SON

1. Bölüm: BİR SON

"Ne? Neredeyim ben? Neredeyim?

Yuan, nerede olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Etraf bembeyazdı. Ne bir ses vardı ne de gözünün seçebildiği başka bir şey. Boşluğun içinde tek başınaymış gibi hissediyordu. Gözlerini telaşla sağa sola çevirdi ama gördüğü tek şey yine o bitmek bilmeyen beyazlıktı.

Kalbi deli gibi atıyordu.

Tam o anda, arkasında birinin varlığını hissetti.

Bir anda irkilip iki adım geri çekildi. Karşısındaki şeye bakarken sesi titriyordu.

"Sen... sen de kimsin? Burası da neresi?"

Karşısındaki kişinin bedeni tamamen siyahtı. Sanki ışıksızlıktan oluşmuş bir gölgeydi. Yalnızca gözleri bembeyazdı ve karanlığın içinden ona sabit bir şekilde bakıyordu.

Derken ortamda ağır, yankılı bir ses yükselmeye başladı. Bir kilise çanını andırıyordu. Her vuruş, Yuan'ın içine işliyordu.

Sonra gölge konuştu.

"Burası, rüyada olanların uyandığı, yaşayanların kaybolduğu, gidenlerin öldüğü yer. Burası bir gerçeklik değil. Burada ne zaman vardır ne de başka bir şey. Burada sadece sen ve ben varız. Ölüler tarafından korunan bir yer burası. Bazı insanlar hayatlarını güzelce yaşar. Bazılarıysa her gün ölümü düşünür. Söyle bana, Yuan... sen hangi taraftasın?"

Yuan yavaşça geriye doğru adım atmaya başladı. Nefesi düzensizleşmişti. Gölgenin gözleri üstünden hiç ayrılmıyordu. Bir an bile daha fazla dayanamayarak arkasını döndü ve koşmaya başladı.

Koşarken bir anlığına arkasına baktı.

Gölge, elini yere vurmuştu.

O anda bembeyaz zemin dalga dalga kararmaya başladı. Sanki karanlık, canlı bir şeymiş gibi her yeri yutuyordu. Yuan var gücüyle koştu. Nefesi kesiliyor, bacakları ağırlaşıyordu ama durmadı.

Sonunda bir uçurumun kenarında durmak zorunda kaldı.

Önünde dipsiz bir boşluk, arkasında ise o gölge vardı.

"Anlamıyorsun, Yuan!" diye haykırdı gölge. "Ölüm zamanın geldi işte! Neden hâlâ kaçmaya çalışıyorsun?!"

Yuan bir an arkasındaki boşluğa baktı. Sonra gözlerini sıkıca kapatıp kendini aşağı bıraktı.

Düştü.

Ama beklediği gibi değildi bu. Bedeni hızla parçalanırcasına savrulmuyor, aksine yavaşça süzülüyor gibiydi. Garip bir sessizlik vardı. Ne çarpmanın acısı geldi ne de korkunun beklenen sonu.

Yere ulaştığında hiçbir şey hissetmiyordu.

Hiçbir şey.

Gözlerini yeniden açtığında gölgenin üstüne atıldığını gördü. Tam kendini savunmak için hamle yapacaktı ki—

"Ha!.."

Yuan aniden yatağında doğruldu.

Nefesi düzensizdi. Göğsü inip kalkıyordu. Alnı soğuk terle kaplanmıştı.

Yine aynı rüyaydı.

Aylardır her gece aynı şeyi görüyordu. Aynı beyaz boşluk. Aynı gölge. Aynı sözler. Aynı korku. Aynı son.

Ve her uyandığında içinde aynı anlamsız ağırlık kalıyordu.

Bir süre yatağın kenarında oturdu. Sonra ağır hareketlerle ayağa kalktı. Dolabı açtığında içeride yalnızca tek bir ramen kaldığını gördü. Onu eline aldı. Tam pişirmeye hazırlanıyordu ki kapı sertçe çalındı.

Yuan kapıyı açtığında karşısında sinirden yüzü gerilmiş ev sahibini buldu.

"Yuan! Bana iki aydır kiramı vermiyorsun! İlk ay dolduğunda bir ay daha süre istemiştin, ben de vermiştim! Ama artık yeter! Sana son iki gün. Verdin verdin, vermedin mi kendine başka bir yer bulursun. Yoksa dışarıda yaşarsın. Seçim senin!"

Adam sözünü bitirir bitirmez hızla kapıyı çarpıp gitti.

Yuan hiçbir şey demedi.

Sanki bunu bekliyormuş gibi sakince mutfağa döndü ve rameni hazırlamaya başladı. Sessizce yedi. Ardından elini yıkamak için musluğu açtı ama su akmadı.

Bir an durup musluğa baktı.

Su da kesilmişti.

Zaten günlerdir elektrik yoktu. Geceleri karanlığın içinde oturuyor, saatlerin geçmesini bekliyordu. Her sabah gözlerini açtığında kendine aynı soruyu soruyordu:

"Neden?"

Sonra bir daha.

"Neden?"

Ve bir daha.

'Neden?'

Annesini ve babasını hiç tanımamıştı. Ailesi yoktu. Arkadaşı yoktu. Onu gerçekten önemseyen kimse yoktu.

Sanki bu dünyada varlığıyla yokluğu arasında hiçbir fark yokmuş gibiydi.

Yıllardır aklının bir köşesinde dolaşan düşünce o gün ilk kez netleşti.

Belki de artık bitirmeliydi.

Belki de zaten çok geç kalmıştı.

Kapıyı açtı, dışarı çıktı ve arkasından kilitledi. Sonra anahtarı rastgele bir yere fırlattı. Bir daha geri dönmeyi düşünmüyordu.

Yürümeye başladı.

Nereye gittiğini tam olarak bilmiyordu ama ayakları sanki kararı ondan önce vermişti.

Sokaklarda döndüğü her köşede aynı manzarayla karşılaşıyordu: korku, öfke, şiddet, nefret... Tacize uğrayan kadınlar, birbirini öldüresiye döven insanlar, hırsızlar, trafik ortasında küfürleşen sürücüler... Her yerde aynı çürüme, aynı çirkinlik vardı.

Yuan bütün bunlardan yorulmuştu.

Bir süre sonra yağmur başladı.

Önce hafif hafif yağıyordu. Ardından rüzgâr yükseldi. Dakikalar geçtikçe yağmur sertleşti, rüzgâr daha da kudurdu. Gökyüzü sanki üstüne çöküyordu.

Ama Yuan durmadı.

Aralıksız iki saat boyunca yürüdü.

Sonunda gitmek istediği yere ulaştı.

Yarım kalmış bir inşaat.

Sessiz, ıssız ve soğuk.

İçeri girdi. Merdivenleri ağır ağır çıktı. En sonunda çatıya ulaştı. O sırada yağmur iyice şiddetlenmişti. Rüzgâr artık sıradan bir rüzgâr değil, neredeyse bir fırtınaydı.

Yuan kenara doğru ilerledi.

Aşağı baktı.

Sonra başını kaldırıp gökyüzüne baktı.

Dudakları hafifçe kıpırdadı.

"Neden?"

Bir cevap gelmedi.

Zaten hiç gelmemişti.

Yuan kendini boşluğa bıraktı.

Tam o anda, sanki dünya bir anlığına durdu.

Yağmur kesildi.

Rüzgâr sustu.

Her şey sessizleşti.

Aşağıda olanlar dönüp ona baktılar. Onu düşerken gören insanlar telefonlarını çıkarıp görüntü almaya başladı. Kimisi fotoğraf çekti, kimisi kayıt açtı. Ama hiçbiri yardım çağırmadı.

Kimse gerçekten bir şey yapmadı.

Sonra garip olan oldu.

Yuan ölmemişti.

En azından öyle hissetmiyordu.

Hiçbir acı yoktu. Bedeni kırılmamış gibiydi. Hatta bedenini bile hissedemiyordu. Bir an afallayarak etrafına baktı, sonra yavaşça ayağa kalktı.

Ve gördü.

Kendi cesedi yerde yatıyordu.

More Chapters