Yemek salonunun o devasa, işlemeli kapısının tam önüne geldiklerinde, Aelrindel adımlarını durdurdu. Asasını yere hafifçe vurarak Auren'e doğru döndü.
"İyi," dedi yaşlı elf, rahat bir ses tonuyla. "Hadi görüşürüz."
Bu üç kelime, Auren'in zihninde adeta bir alarm zili gibi çaldı. Kapının ardındaki o devasa, gürültülü ve bilinmez dünya ile tek başına yüzleşme fikri midesine koca bir taş oturtmuştu. Aelrindel tam arkasını dönüp gidecekken, Auren panikle öne atıldı ve minik, titreyen elleriyle elfin uzun cübbesinin kenarına sımsıkı tutundu.
Aelrindel olduğu yerde durdu. Yavaşça omuzunun üzerinden arkasına, cübbesine yapışmış ve yeşil gözlerini kocaman açmış çocuğa baktı. Derin, bıkkın bir nefes aldı.
"Ne istiyorsun daha benden çocuk?" diye homurdandı Aelrindel. Uzun bedeniyle Auren'e doğru hafifçe eğildi. "Böyle giderse yanında biri olmadan tuvalete bile gidemezsin."
Uzun işaret parmağını kaldırıp, az önce odada yaptığı gibi Auren'in alnına yavaşça vurdu. Tık.
Auren irkilerek alnını tuttu ama cübbeyi bırakmadı; sadece çaresizce başını salladı.
Aelrindel'in yüzündeki o asırlık sertlik, çocuğun bu titrek hâli karşısında ister istemez yumuşadı. Asasına dayanıp derin bir iç çekti.
"Bak..." dedi sesini olabildiğince şefkatli bir tona ayarlayarak. "Sana yardımcı olmaya çalışıyorum. O kapının ardında kötü hiçbir şey yok. Eğer olsa, zaten seninle birlikte o kapıdan içeri girerdim, değil mi?"
Auren, alnını tutan elini yavaşça indirdi. Aelrindel'in mantıklı ve güven veren sözleri karşısında cübbeyi tutan parmakları gevşedi. Hafifçe, çekinerek başını salladı.
"Güzel," dedi Aelrindel. Büyük, nasırlı elini uzatıp Auren'in gri saçlarını şefkatle okşadı. "Şimdi içeri gir ve kendine yiyecek bir şeyler bul."
Yaşlı elf arkasını dönüp siyah mermer koridorda ağır adımlarla uzaklaşırken, Auren onun gidişini son saniyeye kadar izledi. Aelrindel gözden kaybolduğunda, derin bir nefes alarak o devasa kapının kulpunu iki eliyle birden kavradı ve itti.
İçeri adım attığı an, yüzüne sıcak, taze ekmek ve kızarmış et kokularıyla karışık devasa bir gürültü dalgası çarptı. Yemek salonu kelimenin tam anlamıyla devasa bir yerdi. Uzun, ahşap masalar, kristal avizeler ve devasa pencerelerle süslüydü. Ancak Auren'in asıl dikkatini çeken şey kalabalıktı.
İçerisi sadece kendi yaşıtı çocuklarla dolu değildi. Köşedeki masalarda ciddi ciddi konuşan on beş, on altı yaşlarında gençler, başka bir tarafta koşturan çok daha küçük çocuklar vardı. Herkes kendi hâlinde, özgür ve neşeliydi. Ancak bu kalabalık ve uğultu Auren'e fazla gelmişti. Yemek dağıtılan tezgâhlara yaklaşmaya bile cesaret edemeden, duvar kenarındaki uzun masalardan birinin en ucuna, boş bir yere sığındı. Önünde ne bir tabak ne de bir tepsi vardı; sadece ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmiş, başı önünde eğik bir hâlde etrafı izliyordu.
Çok geçmeden, hemen başucunda gürültülü ve kaba bir ses yankılandı:
"Hey! Burası benim yerim!"
Auren yerinde sıçrayarak başını kaldırdı. Karşısında, elinde dumanı tüten bir yemek tepsisiyle duran, dağınık sarı saçlara ve ateş gibi parlayan kırmızı gözlere sahip bir çocuk vardı. Çocuğun duruşu dikkatsiz, bakışları ise sabırsız ve küstahtı.
Auren panikle, "B-ben özür dilerim, hemen kalkıyorum," diyerek ayağa fırlamaya çalıştı ama o sırada sarı saçlı çocuğun hemen arkasından iki kişi daha belirdi.
"Kaba olmayı kes, Flyrion!" dedi oldukça sakin, zarif ve ince bir ses.
Bu sesin sahibi, beyazımsı, uçları mint yeşiline çalan saçlara sahip bir kızdı. Duruşu o kadar asil ve yüzündeki ifade o kadar zekiydi ki, Flyrion'un o kaba saba tavrının tam zıttı gibi duruyordu.
Onun hemen yanından ise, alev gibi kırmızı saçları ve vahşi, sarı gözleri olan başka bir kız fırladı. Yüzünde kocaman, durdurulamaz bir sırıtış vardı. Elindeki tepsiyi masaya gürültüyle bırakıp heyecanla Auren'e baktı.
"Boşver sen bu aptalı!" dedi kırmızı saçlı kız, Flyrion'u dirseğiyle iterek. "Sen yenisin, değil mi? Daha önce seni hiç buralarda görmedim! Kılıç tutmayı biliyor musun? Hiç savaştın mı?"
Flyrion dirsek yemesine rağmen homurdanarak tepsisini Auren'in hemen karşısına, masaya çarparcasına koydu. "İyi be, kalkmana gerek yok, otur. Ama yemeğin bile yok, ne diye masayı işgal ediyorsun ki? Çok aptalca."
Mint yeşili saçlı kız zarifçe iç çekerek Flyrion'un yanına, Auren'in çaprazına oturdu. "Ona bakma lütfen," dedi yumuşak ve kibar bir sesle. "Flyrion bazen ağzından çıkan kelimelerin ne anlama geldiğini unutabiliyor. Ben Nymesia."
Nymesia elini nazikçe Auren'e doğru uzattı. Auren titreyen parmaklarıyla o eli usulca sıktı. "B-ben... Auren," diye mırıldandı.
Kırmızı saçlı kız da hemen Auren'in yanındaki boş sandalyeye kendini atarak enerjik bir şekilde araya girdi. "Ben de Elaris! Buradaki en iyi kılıç kullanan kişi benim. Tabii şu karşında yemek tıkınan sarı kafa aksini iddia ediyor ama onu talimlerde hep pataklıyorum!"
Flyrion ağzındaki ekmeği zorla yutarak kırmızı gözlerini Elaris'e dikti. "Kimi pataklıyorsun sen be? Geçen sefer ayağın takılıp çamura düşmeseydin kafana o tahta kılıcı yiyecektin!"
"Ayağım takılmadı, sen hile yaptın!" diye bağırdı Elaris, sarı gözleri savaş arzusuyla parlayarak.
Nymesia bu gürültülü ikiliyi görmezden gelerek, zeki bakışlarını doğrudan Auren'e çevirdi. Çocuğun önündeki boşluğa ve üzerindeki o ürkek hâle bakarak gülümsedi.
"Tanıştığımıza memnun olduk Auren," dedi Nymesia, ortamı sakinleştiren o olgun sesiyle. "Sen kaç yaşındasın? Ne zaman geldin buraya?"
Auren, hayatında ilk defa karşılaştığı bu birbirinden tamamen farklı üç karakter arasında afallamış bir hâlde kalmıştı. Kırmızı saçlı savaş delisi bir kız, sürekli homurdanan kaba bir çocuk ve aralarında parlayan zeki, kibar bir başka kız.
"Ben..." diye yutkundu Auren, elleriyle tişörtünü çekiştirirken. "On bir yaşındayım... Ve... buraya yeni geldim."
Elaris heyecanla masaya vurdu. "Harika! Biz de o yaşlardayız. Demek ki kılıç eğitimlerine bizimle katılacaksın!"
Flyrion ise tepsisindeki elmayı ısırıp omuz silkti. "Pek savaşçı birine benzemiyor bence. Şuna baksana, rüzgâr esse uçacak gibi."
Auren başını öne eğse de, zihnindeki o karanlık ve kanlı düşünceler bu tuhaf, neşeli ve kaotik masanın enerjisiyle ilk defa dağılmaya başlamıştı. İlk defa, o devasa meşe kapının ardında gerçekten de kötü bir şey olmadığını hissetti.
Elaris ve Flyrion'un arasındaki o gürültülü atışma, masanın üzerinde uçuşan kırıntılar ve havada savrulan tehditkâr el hareketleriyle devam ederken, Nymesia zarif bir iç çekti. İkilinin bu bitmek bilmeyen çocukça kavgasından sıkılmıştı. Kendi dolu tepsisini iki eliyle kavrayarak usulca yerinden kalktı ve masanın etrafından dolanıp doğrudan Auren'in yanına, o boş sandalyeye oturdu.
Auren, yanına oturan bu asil kızı görünce hafifçe irkildi, omuzlarını biraz daha içine çekti.
Nymesia tepsisini ikisinin tam ortasına doğru iterek yumuşak bir tebessümle ona baktı. "Beraber yiyebiliriz," dedi kibar bir sesle. "Senin gidip sıraya girmene gerek yok. Zaten büyük ihtimalle yemek kalmamıştır."
Auren şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Neden kalmamış olsun ki? Salon çok büyük..."
Nymesia kıkırdayarak parmağıyla salonun en uzak köşesini işaret etti. Auren o yöne baktığında, masanın tekini tamamen işgal etmiş, önünde kelimenin tam anlamıyla göğe doğru yükselen devasa bir boş tepsi yığını olan oldukça şişman bir çocuk gördü. Çocuk, elindeki devasa but parçasını bir çırpıda midesine indiriyordu.
"O..." dedi Auren, gözlerine inanamayarak.
"Evet," dedi Nymesia, gülümsemesini bastırmaya çalışarak. "Mutfaktakiler onun doyma sınırını henüz bulamadı. O yüzden, sen en iyisi benimle paylaş."
Auren yanaklarının utançtan kızardığını hissetti. Midesi açlıktan kazınıyordu ama bir başkasının yemeğine ortak olmak onu feci şekilde çekingenleştirmişti. "A-ama sen aç kalırsın..." diye mırıldandı.
"Hiç de bile!" Nymesia ısrarla eline bir çatal tutuşturdu. "Lütfen. Zaten hepsini bitiremiyorum."
Auren, kızın bu samimi ve sıcak ısrarına daha fazla dayanamayarak çatalı aldı ve tepsiden küçük bir parça et böldü. Yemeği ağzına attığı an, midesindeki o derin boşluk sıcacık bir hisle doldu. Nymesia ile aynı tepsiyi paylaşırken, zihnindeki o ürkek duvarlar da yavaş yavaş eriyordu. Çekinerek başladığı sohbet, dakikalar geçtikçe hızlandı.
"Burası tam olarak nerede?" diye sordu Auren merakla, gözleri devasa salonu tararken. "Yani... güneş ışığı var ama sanki gökyüzü sahte gibi. Eğitimleri kim veriyor? Dışarı hiç çıkabiliyor musunuz?"
Bu soru bombardımanı, az ileride birbirinin saçını başını yolma noktasına gelmiş olan Elaris ve Flyrion'un dikkatini çekti. İkisi de anında kavgayı bırakıp masaya, Auren'e doğru eğildiler.
"Dışarı çıkmıyoruz" dedi Flyrion ağzı doluyken. Omuz silkerek etrafına bakındı. "Burasının neresi olduğunu da aslında hiçbirimiz tam olarak bilmiyoruz."
"Evet, dışarısı yasak!" diye atıldı Elaris. "Zaten çıkacak bir kapı veya yol da yok ki, nereye gideceksin?"
Nymesia elindeki çatalı yavaşça bırakıp biraz daha Auren'e doğru eğildi. Sesini, gizli bir sırrı paylaşıyormuş gibi hafifçe alçalttı. "Aslında... Bir keresinde, bizden yaşça büyük, kılıç eğitimlerine katılan bir abla bana burasının yerin çok ama çok altında, devasa bir mağaranın içi olduğunu söylemişti."
Auren'in gözleri şaşkınlıktan kocaman açıldı. Başını kaldırıp o parlak, ılık ışığa baktı. "Mağaranın içi mi? Ama tepemizde güneş var, gökyüzü var..."
"İşte bu yüzden Leydi Yuria inanılmaz biri!" diye haykırdı Elaris, gözleri saf bir hayranlık ve yıldızlarla parlayarak. "O sahte güneşi, bu devasa malikaneyi ve tepemizdeki o gökyüzünü bizim için bizzat o yapmış! Bizi karanlıkta bırakmamak için..."
Kaba ve aksi Flyrion bile bu sözler üzerine saygıyla başını salladı. Yemek dolu ağzıyla, "O cidden çok güçlü, onu ilk gördüğümde korkudan hareket edememiştim" diye homurdandı, sesinde gizleyemediği bir huşu vardı. "Sadece onun gibi eşsiz biri koskoca bir mağaranın içine böyle bir dünya kurabilirdi."
Nymesia zarifçe çayından bir yudum alıp, Auren'e dönerek o olgun sesiyle gülümsedi. "Burası Leydi Yuria'nın bizim için kurduğu bir sığınak Auren. Luxaris'in gözleri her yerde olabilir ama burası, o kötü adamların bizi asla bulamayacağı tek yer. Yaşıtımız olan herkesin kendine has bir yeteneği ya da öğrenmek istediği bir yol var."
"Ve o yolları da bize Leydimizin komutanları öğretiyor!" diye araya girdi Elaris heyecanla, ellerini masaya vurarak. "Özellikle Zirel Abla ve Nythar Abi! Nythar Abi çok gürültülü ama kılıcı bir savuruyor, inanılmaz! Zirel Abla ise gölge gibi, onu yürürken göremiyorsun bile! Ben bir gün onun gibi olacağım!"
"Aelrindel Usta'yı unutma," diye hatırlattı Nymesia nazikçe. "Bize tarihi, kadim dilleri ve büyünün temellerini o anlatıyor."
Flyrion elindeki elmayı ısırırken yüzünü buruşturdu. "Evet ama çok sıkıcı! Sürekli konuşuyor. Ben asıl Lavinia Abla'dan o mavi alevlerini nasıl kullandığını öğrenmek isterdim. Ama o genelde bize pek fazla ders vermiyor." Flyrion omuz silkti. "Zaten yanından geçerken bile o buz gibi bakışlarıyla bizi donduracakmış gibi duruyor. Bize pek tahammülü yok sanırım."
Auren, bir yanında kılıçları anlatan Elaris, diğer yanında sürekli bir şeyleri ısıran Flyrion ve ona huzur veren Nymesia ile otururken, uzun zaman sonra ilk defa omuzlarındaki o karanlık yükün hafiflediğini hissetti. Bu çocuklar da tıpkı onun gibi kimsesizdi ama Yuria'ya duydukları o sarsılmaz hayranlık ve güven, onları devasa bir aile yapmıştı. İlk defa, o devasa meşe kapının ardında gerçekten de kötü bir şey olmadığını hissetti.
Panel değişti. Sahne, yemek salonunun o gürültülü, sıcak ve neşeli atmosferinden tamamen kopup, malikanenin en üst katındaki o ağır, loş ve buz gibi sessizliğe büründü.
Yuria'nın kişisel kütüphanesi, asırlık parşömenlerin ve eski büyü mürekkeplerinin kokusuyla doluydu. Yuria, geniş çalışma masasının ardındaki deri koltuğunda oturmuş, kucağındaki kalın, derisi dökülmüş kadim bir kitabı sessizce okuyordu. Siyah-yeşil göz bandı, zihnindeki o dipsiz karanlığı dış dünyaya kapatan sarsılmaz bir duvar gibi yüzündeydi.
Odanın ağır ahşap kapısı en ufak bir ses dahi çıkarmadan aralandı. Baş Kâhya Aldric, o pürüzsüz ve hayaletimsi adımlarıyla içeri süzüldü. Elindeki gümüş tepsiden aldığı porselen fincanı ve dumanı tüten çayı, tek bir tıkırtı bile çıkarmadan Yuria'nın masasına bıraktı.
Yuria okuduğu satırlardan başını kaldırmadan uzandı, fincanı zarifçe kavrayıp çayından yavaş bir yudum aldı. Hiçbir şey söylemedi. Aldric de aynı sessizlikle başını eğip odadan çıkmak için kapıya yöneldiğinde, Yuria'nın o düz, duygudan arınmış sesi odayı kesti.
"Aelrindel ne yapıyor?"
Aldric durdu ve topukları üzerinde zarifçe Leydisine doğru döndü. "Dışarı çıktı Leydim," dedi sakin bir sesle. "Malikaneyi çevreleyen dış koruma tılsımlarını ve mühürleri kontrol edecekmiş."
Yuria, elindeki kalın kitabı usulca kapatıp masanın üzerine bıraktı. Başını hafifçe çevirerek, dışarıdaki o solgun, büyülü ışığa doğru baktı. Siyah-yeşil göz bandının ardındaki zihni, dışarıdaki o boğucu karanlıktan çok daha derin bir strateji ağını örüyordu.
"Nythar ve Zirel'e söyle," dedi Yuria, her bir kelimesi buz gibi ve kesin bir emir tonu taşıyarak. "Hazırlansınlar. Bakmalarını ve izini sürmelerini istediğim birkaç yer var."
Aldric'in yüzündeki o profesyonel ifade bir anlığına ciddileşti. "Leydi Devranna için mi efendim?"
Yuria başını pencereden çevirmeden hafifçe onayladı. "Evet. Onu Valerith'ten önce bulmak zorundayız. Eğer Valerith onu ele geçirirse, bu dünyanın sonu bizim hayal bile edemeyeceğimiz kadar kanlı olur."
Aldric ellerini önünde kavuşturarak kaşlarını hafifçe çattı. "Valerith'in onu bir silah fabrikası gibi kullanacağından bahsetmiştiniz Leydim. Ama şu an güçleri mühürlü bir Kıdemli, koskoca imparatorluk için bu kadar büyük bir tehdit olabilir mi?"
Yuria, omuzlarının üzerinden yavaşça dönüp Aldric'e doğru baktı.
"Sen Devranna'nın gücünün doğasını hafife alıyorsun, Aldric," dedi Yuria, sesine sinen o eski gerginlikle. "Devranna ateşe, rüzgâra veya zamana hükmetmez. O, ölümün sınırlarını çiğner. Ölen bedenleri diriltir ve onlara sonsuz, ölümsüz bir varoluş bahşeder. Onun gücü, etraftaki ceset sayısıyla doğru orantılı olarak büyür."
Yuria ayağa kalktı, siyah cübbesi yerleri süpürürken pencereye biraz daha yaklaştı.
"Ve şu an dışarıdaki dünyaya bir bak..." diye fısıldadı. "Luxaris İmparatorluğu, isyancılarla, diğer krallıklarla ve sınır boylarındaki vahşilerle bitmek bilmeyen kanlı savaşlar yürütüyor. Yeryüzündeki her bir savaş alanı, her bir toplu mezar, kanla sulanmış her bir toprak parçası Devranna'nın gücü için devasa bir yakıt deposu demek. Şu an süren savaşlar, en çok onun o karanlık yeteneğine yarıyor."
Yuria'nın elleri pencerenin soğuk mermer pervazını sıktı.
"Valerith bunu çok iyi biliyor. Eğer Valerith, Devranna'yı bulup onu kendi boyunduruğuna alır ve bu gücü o savaş meydanlarındaki binlerce ölü askerin üzerinde kullanmasına zorlarsa... Luxaris ordusu sadece ölümlü insanlardan oluşan bir ordu olmaktan çıkar. Asla ölmeyen, acı hissetmeyen, parçalansa bile tekrar dirilen, durdurulamaz bir Ölümsüz Ordusu'na dönüşür." Yuria yavaşça başını salladı. "İşte o zaman, bu sığınağın mühürleri bile bizi onların gazabından koruyamaz. Onları derhâl bulmak zorundayız."
Yuria pencerenin soğuk mermer pervazından ellerini yavaşça çekti. Yüzünde, asırların getirdiği tecrübeyle yoğrulmuş, hafif ama bir o kadar da ürpertici bir tebessüm belirdi.
"Valerith için bir Varis'i öldürmek inandıklarından çok daha kolay, Aldric," dedi Yuria, sesi odaya karanlık bir kehanet gibi yayıldı. "Sadece hissediyorum... Onun uzun zamandır, çok uzun zamandır kusursuz bir şeyler planladığını, ilmek ilmek bir ağ ördüğünü biliyorum. Eğer Devranna onun eline geçerse, sırf o gücü kendi arzuları için kullanabilmek adına bir Varis'i gözünü kırpmadan kurban eder."
Aldric'in yüzündeki o sarsılmaz profesyonel maske ilk defa çatladı. "Ama Leydim... Bir Varis'in ölmesi demek, tüm Kıdemlilerin üzerindeki mühürlerin zayıflaması demek. Bunu göze alabilir mi?"
Yuria'nın dudaklarındaki o ince gülümseme hiç silinmedi. Bakışları, okyanusun dibindeki o karanlık boşluğa doğru daha da derinleşti.
"Yapar," diye fısıldadı. "Diğerlerinin mührü zayıflasa bile yapar bunu. Çünkü onun kibri, serbest bırakacağı o kaostan ve korkusundan her zaman daha büyüktür."
