Sabahın ilk ışıkları, malikanenin o sahte ama huzur verici gökyüzünden süzülerek Auren'in odasına doluyordu. Auren yavaşça gözlerini araladı. Üzerindeki ağır yorganı kenara itip yatağında doğruldu ve dizlerini göğsüne çekti. Başını pencerenin soğuk pervazına yaslayarak dışarıdaki sessizliği izlemeye başladı.
Fakat dışarıdaki bu dinginlik, zihnindeki o gürültülü ve kanlı anıları susturmaya yetmiyordu.
Gözlerinin önüne Sira ve Thalos geldi. Thalos'un o iri yarı cüssesiyle, onları korumak için devasa bir kalkan gibi öne atılışı... Ama asıl zihnine kazınan, göz kapaklarını her kapattığında bir kâbus gibi tekrar tekrar oynayan o tek bir an vardı: Sira.
Rrnaun'un ölümcül darbesi tam Auren'e inecekken, Sira'nın hiç tereddüt etmeden kendini onun önüne siper edişi. Soğuk çeliğin etini delip geçtiği o an... ve yere yığılırken, Auren daha fazla korkmasın diye kanlar içindeki yüzüne zorla yerleştirdiği o son, şefkatli gülümseme.
O gülümseme, Auren'in kalbine Darven'in kılıcından çok daha derin bir yara açmıştı. Sira'nın o fedakârlığı, omuzlarına taşıyamayacağı kadar ağır bir suçluluk duygusu yüklemişti.
Auren'in yeşil gözleri yaşlarla doldu. Çenesini titreyen dizlerine bastırarak, kırık ve çaresiz bir sesle boşluğa doğru fısıldadı:
"Keşke... keşke Sira yerine ben ölseydim."
"Aptal olma," dedi odanın köşesinden gelen, pürüzsüz ve asırlık bir ses. "Neden senin gibi bir çocuk bu yaşında ölmek istesin?"
Auren'in nefesi boğazında tıkandı. Başını o kadar büyük bir hızla sesin geldiği yöne çevirdi ki, boynu acıdı. Odanın loş köşesindeki ahşap sandalyede, elinde eski bir kitapla oturan Aelrindel'i gördüğü an kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. O anki şok ve panikle geriye doğru sıçramak isterken bacakları yorgana dolandı. Dengesi kaybolan Auren, yatağın kenarından kayarak tok bir sesle ahşap zemine yuvarlandı.
Yerde dirseğini tutarak acı içinde kıvranan Auren'e yukarıdan bakan Aelrindel, elindeki kitabı yavaşça kapattı ve derin bir iç çekti.
"Sonunda uyandın," dedi yaşlı elf, sesinde hafif bıkkın ama bir o kadar da babacan bir tını vardı.
Auren yerde otururken, dehşetle açılmış iri yeşil gözleriyle karşısındaki bu heybetli elfe bakıyordu. Gri saçları alnına dökülmüş, kalbi göğüs kafesini dövüyordu.
"Siz..." diye kekeledi Auren, sesi korkudan ve şaşkınlıktan titreyerek. "Siz ne zaman geldiniz?"
Aelrindel, sandalyeden ağır ve zarif hareketlerle ayağa kalktı. Asasını yere vurmadan, sessiz adımlarla yerde oturan çocuğun yanına kadar geldi. Uzun boyuyla Auren'in hizasına doğru hafifçe eğildi. Uzun ve ince parmaklarını kaldırıp, Auren'in alnına acıtmayacak ama hissettirecek şekilde hafifçe vurdu.
Tık.
Auren irkilip elini hemen alnına götürürken, Aelrindel yüzündeki o asırlık ciddiyetle çocuğun doğrudan gözlerinin içine baktı.
"Bana 'siz' değil," dedi Aelrindel, sesinde itiraz kabul etmeyen kesin bir otoriteyle. "Usta de."
Auren, alnında hissettiği o hafif vuruşun ardından yaşlı elfin o ciddi, tavizsiz gözlerine bakarak usulca başını salladı. İtiraz edecek gücü yoktu.
"Bugün kahvaltını odanda yapmayacaksın," dedi Aelrindel, ses tonunu normal bir seviyeye indirerek ama emredici tınısını koruyarak. "En azından aşağı inip diğer çocuklarla beraber yapacaksın."
Auren yutkundu. Gözlerini yere indirdi ve hiçbir cevap vermedi. Dışarı çıkma fikri, diğer çocuklarla kalabalık bir masaya oturma düşüncesi midesine kramplar girmesine neden oluyordu. Zihnindeki o korku duvarları hâlâ çok kalındı.
Aelrindel, çocuğun bu sessizliğini ve direncini fark etmişti ama bu kez taviz vermeye niyeti yoktu. Asasına dayanarak kapıya doğru yürüdü.
"Sen hazırlanana kadar kapının önünde bekliyor olacağım," dedi kapı kulpunu tutarken. Omzunun üzerinden dönüp Auren'e son bir bakış attı. "Unutma, bugün o odadan çıkacaksın."
Kapı tok bir sesle kapandı. Auren odanın ortasında yapayalnız kaldı.
Bir süre olduğu yerde durup kapıya baktı. Nefes alışverişi hızlanmıştı. Ama bir yandan da Zirel'in sözlerini, Nythar'ın o şefkatli baş okşayışını hatırladı. Yavaşça yatağın ucuna yürüdü. Malikanedeki hizmetçilerin onun için hazırlayıp bıraktığı temiz, keten kıyafetleri titreyen elleriyle üzerine geçirdi. Zorlanıyordu, kalbi göğsünü dövüyordu ama giyinmeyi başardı.
Hazır olduğunda, odanın o ağır meşe kapısının önünde durdu. Dakikalar boyunca sadece ahşap oymalara baktı. Kulp sanki alevler içindeymiş gibi dokunmaya korkuyordu. Derin, sarsak bir nefes aldı, gözlerini sımsıkı kapattı ve kolu aşağı indirdi.
Kapı aralandığında, Aelrindel tam da söylediği gibi koridorun duvarına yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş onu bekliyordu. Çocuğun dışarı adım attığını görünce, yüzündeki o asırlık, yorgun ifadenin yerini çok hafif, memnun bir tebessüm aldı.
"Güzel," dedi Aelrindel asasını yere vurarak doğrulurken. "Odana kapandığın için malikaneyi de bilmiyorsundur sen şimdi. Düş peşime."
Aelrindel önde, Auren bir adım arkasında, siyah mermer kaplı geniş ve ihtişamlı koridorda yürümeye başladılar. Malikanenin içi, Auren'in hayal ettiğinden çok daha büyüktü; tavanlar yüksek, duvarlar asırlık tablolar ve sönmeyen büyülü meşalelerle süslüydü.
Auren elleriyle tişörtünün kenarını çekiştirerek sessizce yürürken, içindeki o çocuksu merak korkusuna ağır basmaya başladı.
"Şey... Usta..." dedi çekinerek. Sesi koridorun sessizliğinde cılız çıkmıştı. "Burada kaç tane çocuk var?"
Aelrindel adımlarını yavaşlatmadan omuzunun üzerinden ona doğru baktı. "Fark ettin demek," dedi hafifçe kıkırdayarak. "Dürüst olmak gerekirse ben de tam sayısını bilmiyorum. Bayağı var. Neden sordun ki?"
"Hiç..." diye mırıldandı Auren, bakışlarını mermer zemine indirerek. "Sadece merak etmiştim de."
Aelrindel, çocuğun bu utangaç tavrına karşı anlayışla başını salladı. "Buradaki çocuklar, gençler... Hepsi Leydimiz tarafından kurtarıldı," diye açıklamaya başladı. "Çok fazla yaşıtın var. Senden büyük olanlar da, küçük olanlar da mevcut."
Koridorun sonuna yaklaştıklarında, karşılarından onlara doğru gelen birkaç hizmetçi hızla kenara çekilip Aelrindel'e derin bir reverans yaptı. Ancak Auren'in asıl dikkatini çeken onlar değildi. Hizmetçilerin hemen ardından, üzerlerinde son derece şık, koyu yeşil işlemeli cübbeler olan ve bellerinde zarif ama ölümcül duran kılıçlar taşıyan şövalye görünümlü üç kişi belirdi. Yüzlerinde maske yoktu ama gözlerindeki disiplin ve tehlike, Luxaris şövalyelerini bile aratmayacak kadar keskindi. Onlar da Aelrindel'in yanından geçerken ellerini kalplerinin üzerine koyarak saygıyla başlarını eğdiler.
Aelrindel sadece hafif bir baş hareketiyle onların selamını aldı. Auren'in gözleri merakla fal taşı gibi açılmıştı. Bu yeşil cübbeli şövalyeleri her yönüyle incelemek, kim olduklarını sormak istiyordu ama çekindiği için dudaklarını birbirine bastırdı.
Aelrindel, çocuğun o hayret dolu bakışlarını fark etmişti. Geniş, döner merdivenlerden aşağıya, yemek salonuna doğru inmeye başlarken, Auren'in sormaya cesaret edemediği soruları bizzat kendisi cevaplamaya karar verdi.
"Kurtardığımız çocukları burada tutmak istiyoruz," dedi Aelrindel, sesi merdiven boşluğunda tok bir şekilde yankılanırken. "Çünkü Luxaris'in daima onların peşinde olacağını biliyoruz. Onları dışarıdaki o vahşi dünyaya öylece bırakamayız."
Auren, merdiven tırabzanına tutunarak yaşlı elfi dikkatle dinliyordu.
"Ama onları hiçbir şeye zorlamıyoruz, çocuk. Onlar tamamen özgürler," diye devam etti Aelrindel. "İsteyen vakti geldiğinde buradan gidip kendi yolunu çizer, isteyen kalır. Kalanlar da genelde..." Aelrindel başıyla az önce yanlarından geçen yeşil cübbeli şövalyelerin gittiği yönü işaret etti. "...ya burada şövalye olmak istiyor ya da malikanede hizmetçi olup düzene katkı sağlamak istiyorlar."
Aelrindel asasını bir alt basamağa koyup durdu ve arkasından gelen Auren'in gözlerinin içine baktı.
"Tüm bunları yapmalarını Leydim istemiyor elbette," dedi yaşlı elf, sesinde Yuria'ya duyduğu o derin saygıyla. "Dediğim gibi, burada herkes özgür. Biz sadece onlar on altı yaşına gelene kadar onlara burada bakıyoruz, barınak sağlıyoruz. Eğer içlerinden biri güçlenmek, kılıç tutmak veya büyü öğrenmek isterse... güçlenir. Bilgi isteyen varsa, ona o bilgi verilir."
Yaşlı elf tekrar yürümeye başlarken Auren'in zihninde kelimeler yankılanıyordu. Özgürsünüz. Güçlenmek isteyen güçlenir.
Merdivenlerin bittiği yerde, içerisinden çatal bıçak sesleri, sıcak ekmek kokuları ve çocukların neşeli uğultularının geldiği devasa bir salonun kapısı görünüyordu. Auren derin bir nefes aldı; bu kapı, onun için sadece yemek salonuna değil, tamamen yeni ve kendi seçeceği bir hayata açılıyordu.
