Gökyüzü kan ve kül rengine boyanmıştı. Son Yakarış Savaşı'nın o en karanlık, en vahşi günlerinden biriydi. Yanan şehirlerin dumanı genzi yakıyor, parçalanmış bedenlerin oluşturduğu tepecikler ufka kadar uzanıyordu.
Devranna, o asıl, eşsiz kudretteki bedeniyle savaş alanının ortasında yürüyordu. Adımları yere değmiyor gibi süzülüyor, etrafındaki yıkıntıları umursamadan savaşın geride bıraktığı cansız bedenleri, etrafa yayılan ölümün o soğuk sessizliğini inceliyordu. Kusursuz, açık bakır rengi saçları rüzgârda savrulurken, turuncu gözlerinde sadece savaşın getirdiği o donuk hissizlik vardı.
Ta ki, o cılız hıçkırık sesini duyana kadar.
Devranna başını yana çevirdi. Yıkılmış, devasa bir tapınak sütununun altında, üstü başı çamura ve kana bulanmış küçük bir kız çocuğu duruyordu. Kızın elleri parçalanmış, tırnakları sökülmek üzereydi ama inatla, kendi ağırlığının belki de yirmi katı olan o devasa mermer bloğunu itmeye çalışıyordu. Taşın altında, sadece minik bir kolu ve yüzünün yarısı görünen küçük bir erkek çocuğu sıkışmıştı.
"Hadi... lütfen!" diye ağlıyordu kız, gözyaşları yüzündeki çamurda yollar çizerken. "Thalos, dayan! Seni çıkaracağım!"
Devranna yavaşça onlara doğru yaklaştı. Varlığı o kadar eziciydi ki, küçük kız onun geldiğini hissettiğinde korkuyla irkilip başını kaldırdı. Okyanus kadar derin ama bir o kadar da çaresiz gözlerle bu kudretli varlığa baktı.
"Neden o zayıf bedeninle imkânsızı deniyorsun ufaklık?" diye sordu Devranna, sesi savaşın uğultusunu bastıran tok bir tınıyla. "O taşı yerinden kıpırdatamazsın."
Küçük kız titredi ama taşı iten kanlı ellerini çekmedi. "O benim her şeyim..." diye hıçkırdı, sesindeki inat korkusunu bastırıyordu. "Onu bırakamam! Bırakmam!"
Devranna'nın turuncu gözlerinde, uzun zamandır hissetmediği tuhaf bir dalgalanma oldu. İnsanların o acınası ama bir o kadar da bükülmez iradesi... Elini yavaşça havaya kaldırdı. Tek bir parmak hareketiyle, o devasa mermer blok yerçekimini kaybetmiş gibi havalandı ve metrelerce öteye, gürültüyle savruldu.
Küçük kız şaşkınlıktan donakalırken, Devranna elini usulca indirip ona baktı. "Artık bırakmana gerek yok. İkiniz de benimle geliyorsunuz."
Görüntü dalgalandı, kan kokusu yerini taze demlenmiş bitki çayının o huzur verici aromasına bıraktı.
Güneşli, rüzgârlı bir öğleden sonraydı. Devranna, ocağın kenarındaki geniş, tahta bir sandalyeye oturmuş, elindeki ince porselen fincandan çayını yudumluyordu. Bir Kıdemli için nadir, belki de en kıymetli anlardan biriydi: Rahatlama.
Hemen karşısındaki geniş masada, artık büyümüş, genç ve dinç birer savaşçıya dönüşmüş olan Sira ve Thalos hararetli bir tartışmanın ortasındaydı.
"O kılıcı o açıyla savurursan, bir sonraki hamlede bileğini kırarsın Sira!" diye homurdanıyordu Thalos, iri kollarını göğsünde kavuşturarak. "Hız her şey değildir."
Sira gözlerini devirerek elindeki tahta talim bıçağını masaya vurdu. "Sen kendi hantal adımlarına bak koca ayı! Sen kılıcını kaldırana kadar ben düşmanın etrafında üç tur atarım!"
Devranna, bu bitmek bilmeyen ama içi şefkat dolu atışmayı dinlerken, fincanı dudaklarına götürdü. Turuncu gözleri kısıldı, yüzünde yıllardır o soğuk maskeyi kıran, son derece sıcak ve anaç bir tebessüm belirdi.
"Bu savaş bir an önce bitmeli," dedi Devranna, sesi odaya huzurlu bir rüzgâr gibi yayıldı. "Yoksa düşmandan önce siz ikiniz birbirinizi öldüreceksiniz."
Sira ve Thalos tartışmayı anında kesip, yüzlerinde kocaman, saygılı bir gülümsemeyle Devranna'ya döndüler. İkisi de aynı anda, sağ ellerini kalplerinin üzerine koyarak başlarını eğdiler.
"Siz ne derseniz o, Leydim," dedi Sira, gözlerinin içi gülerek. Thalos da başıyla onayladı, kalın sesiyle ekledi: "Sonuna kadar, son nefesimize kadar yanınızdayız."
Rüya sarsıldı. Huzur paramparça oldu.
Gökyüzü bu kez gri bulutlarla kaplı, boğucu bir ağırlığa sahipti. Etraf, Kıdemlilerin özel buluşma alanlarından biri olan, devasa ve boş bir kayalık platoydu.
Düello tüm şiddetiyle sürüyordu. Devranna ve diğer Kıdemliler, gölgelerin içinden bu akıl almaz çarpışmayı nefeslerini tutarak izliyordu. Devranna'ya göre savaş tamamen eşitti; hatta Yuria'nın o devasa gücü ve sarsılmaz iradesiyle üstünlüğü yavaş yavaş ele geçirmeye başladığını bile düşünüyordu. Havadaki yeşil ve beyaz auralar birbirine giriyor, gökyüzünü yırtıyordu.
Ta ki Devranna sadece bir anlığına gözünü kırpana kadar.
O göz kırpışının ardından, tam sekiz saniye boyunca her iki Kıdemli de platodan tamamen kayboldu. Ne bir ses, ne bir mana izi, ne de bir gölge... Ortaya çıkan o sağır edici hiçlikte, izleyen Kıdemlilerin hiçbiri ne olduğunu, ikisinin nereye gittiğini kavrayamadı. Çünkü Valerith'in asıl özel gücü o zamanlar bile Kıdemliler arasında tartışmalı bir sırdı ve hiç kimse tarafından tam olarak bilinmiyordu.
Sekiz saniyenin sonunda gerçeklik tekrar yerine oturup ikisi platoya döndüğünde, savaş çoktan bitmişti. Yerin sarsıntısı ve havadaki mana patlamaları aniden dindi.
Platonun ortasında, siyah cübbesi paramparça olmuş, zehir yeşili saçları toprağa ve kendi kanına bulanmış Yuria yatıyordu. Aldığı darbeler o kadar ağırdı ki, ölümün soğuk nefesi adeta ensesindeydi. Nefes alırken ciğerlerinden hırıltılar yükseliyordu.
Hemen başucunda ise Valerith duruyordu. Üzerindeki beyaz ipek kıyafette tek bir toz zerresi, tek bir kan lekesi bile yoktu. Bembeyaz, gözbebeği olmayan gözleriyle, yerde can çekişen Yuria'ya iğrenerek, bir böceğe bakar gibi bakıyordu.
Valerith, hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp zarif adımlarla yürümeye başladığında, Devranna daha fazla dayanamayarak kalabalığın arasından öne fırladı.
"Neden?!" diye bağırdı Devranna, sesi platoda yankılanırken. Öfkesi ve şaşkınlığı birbirine karışmıştı. "Neden ona bu kadar acımasızca davrandın ona ne yaptın Valerith? O bizim düşmanımız değil! O senin bizim kardeşimiz!"
Valerith adımlarını durdurdu. Başını hafifçe omuzunun üzerinden çevirdi. O kusursuz yüzünde, saf kibrin en korkunç hâli vücut bulmuştu.
"Düşman olmasa da haddini bilmesi gerekiyordu Devranna," dedi Valerith, sesi bir şelale kadar berrak ama bir o kadar da dondurucuydu. "Kendi sınırlarını unutan, içindeki o iğrenç ruhlarla ilahlık oynamaya kalkan biri, hepimiz için bir tehlikedir. Ona sadece... o çok güvendiği kabuğunun aslında ne kadar kırılgan olduğunu hatırlattım."
Valerith yürüyüp gölgelerin arasında kaybolurken, diğer Kıdemliler de sessizce dağıldı. Kimse Yuria'ya yardım etmeye cesaret edememişti. Devranna dişlerini sıkarak koştu, Yuria'nın o kanlar içindeki, kırık dökük bedenini yavaşça kucakladı ve sırtına aldı. Yuria'nın zayıf nefesi boynuna çarparken, Devranna'nın içindeki o ilk büyük şüphe tohumu atılmıştı.
Zaman ileriye, o lanetli güne atladı. Lux Dolaris Kilisesi'ndeki o büyük ve son toplantının hemen öncesiydi.
Devranna, en ihtişamlı zırhını kuşanmıştı. Gücünün zirvesindeydi. Kilisenin devasa kapılarından içeri girmeden önce durdu ve hemen arkasında, her zamanki gibi dimdik ve sadakatle bekleyen Sira ve Thalos'a döndü.
İçinde tuhaf bir sıkıntı vardı ama onlara yansıtmadı. Yüzüne, onlara her zaman güç veren o içten, sıcacık gülümsemesini yerleştirdi.
"O asık suratlarınızı düzeltin," dedi Devranna, kollarını uzatıp ikisinin de omuzlarını dostça sıkarak. "Bu toplantıdan sonra... Her şey bittiğinde uzun bir geziye çıkalım. Savaşın olmadığı, kan kokmayan topraklara. Sadece üçümüz."
Sira'nın gözleri parladı, Thalos'un sert yüzü büyük bir gülümsemeyle aydınlandı. "Söz mü Leydim?" diye sordu Sira heyecanla.
"Söz," dedi Devranna. Ve o kapıdan içeri adımını attı.
Devranna aniden nefes nefese kalarak gözlerini açtı.
Göğsü hızla inip kalkıyor, alnından soğuk terler süzülüyordu. Kulağında hâlâ Sira'nın o neşeli sesi, Thalos'un kalın kahkahası yankılanıyordu. Birkaç saniye boyunca nerede olduğunu, hangi bedende olduğunu idrak etmeye çalıştı.
Ellerine baktı. Yıllarca süren savaşların izini taşıyan, o eşsiz elleri yoktu. Yerine, ince, zayıf ve solgun, ölümlü bir genç kıza ait eller duruyordu. Burnuna Elian'ın yüzüne sürdüğü o kükürtlü, iğrenç karışımın kokusu doldu. Gümüşçam Kasabası'nda, yaşlı otacının dükkânının üst katındaki o küçük, gıcırdayan yataktaydı.
Derin, titrek bir nefes vererek yatakta doğruldu.
"Ah..." diye fısıldadı çatallı bir sesle. Eliyle yüzünü sıvazlarken, kalbinin üzerine oturan o devasa ağırlığı hissetti. "Rüyaymış."
Yavaşça ayağa kalktı. Bacakları hâlâ ağrıyordu. Üzerindeki o devasa, eski siyah cüppeye sarınarak odanın küçük, ahşap çerçeveli penceresine doğru yürüdü.
Camdan dışarı, yeni uyanmaya başlayan Gümüşçam Kasabası'nın puslu sokaklarına baktı. İnsanlar sıradan hayatlarına, sıradan dertlerine koşuşturuyordu. Oysa Devranna'nın dünyası, o uzun geziye çıkacakları sözünü verdiği gün, Lux Dolaris'in kanlı zemininde tamamen parçalanmıştı.
Pencerenin pervazını sıkan ince, ölümlü parmaklarının boğumları bembeyaz oldu. Sira ölmüştü. Thalos ölmüştü. Valerith o süslü tahtında otururken, geriye sadece çamura bulanmış bu zayıf beden ve bitmek bilmeyen bir kin kalmıştı.
"Sözümü tutamadım..." diye fısıldadı cama doğru. Gözlerindeki o turuncu ışık, sabahın loşluğunda karanlık ve vahşi bir ateş gibi parlamaya başladı. "Ama intikamınızı alacağım."
