Solgard İmparatorluk Sarayı'nın yüksek duvarları, dışarıdaki dünyayı içeriden ayıran basit taş yığınları değildi. Onlar, sessizliğin ve düzenin bekçileriydi. Sarayın "Fildişi Kulesi"ndeki odasında, Prenses Sera Lyvannis aynadaki yansımasına bakıyordu.
Ancak aynada gördüğü kişi, İmparatorluğun varisi, "Işığın Mühürdarı"nın kızı değildi.
Üzerinde kaba dokunmuş, koyu gri bir yün pelerin vardı. Altında, hizmetçilerin giydiği türden sade bir keten tunik ve deri pantolon. Boynundaki paha biçilemez pırlanta kolyeyi çıkarmış, yerine ince bir deri sicim takmıştı. Saçlarını sıkıca toplamış, başlığının altına gizlemişti.
"Sıradan," diye fısıldadı Sera. Sesi, odadaki ağır sessizlikte bir umut kırıntısı gibi yankılandı. "Sadece... sıradan bir kız."
Ama aynadaki görüntü onu yalanlıyordu.
Giysileri ne kadar eski, ne kadar sade olursa olsun, Sera'nın teninden yayılan o belli belirsiz, sedefli parıltıyı gizleyemiyordu. Damarlarında akan Tını (Mana), Solgard'ın en saf ışık soyuydu. Bir ateş böceğini çamura bulasanız bile parlamaya devam ederdi. Sera, karanlıkta bile kendi ışığını taşıyan bir fenerdi ve bu fener, avcılar için en tatlı davetti.
Odanın gölgeli köşesinden metalik, soğuk bir ses duyuldu.
"Kumaş, asaletini gizleyebilir Prensesim. Ama yürüyüşünü gizleyemez."
Sera irkilerek döndü.
Mereyn Valdis, Ay Işığı Muhafızları'nın kaptanı, odanın en karanlık köşesinde, gölgelerin bir uzantısı gibi duruyordu. Üzerinde resmi tören zırhı yoktu. Tıpkı Sera gibi sivil, göze batmayan ama hareket kabiliyeti yüksek koyu renkli bir avcı kıyafeti giymişti. Ancak belindeki o hafif kavisli, rünlerle işlenmiş kılıç, "Hilal Dişi" (Crescent Fang), onun kimliğini haykırıyordu.
"Mereyn," dedi Sera, sesini sertleştirmeye çalışarak. "Annem izin verdi. İtiraz etme hakkın yok."
Mereyn, gölgeden çıktı. Yüzü ifadesizdi. Sağ yanağındaki o ince, dikey kesik izi, gümüşi saçlarının altında parlıyordu.
"İmparatoriçe'nin emri mutlaktır," dedi Mereyn. Sesi bir kılıcın kınından çıkarken çıkardığı o pürüzsüz sürtünme sesi gibiydi. "Sizi dışarı çıkaracağım. Ama kurallar benim kurallarım."
Mereyn elini uzattı. Avcunda, mat, siyah metalden yapılmış, üzerinde ışığı emen rünler bulunan ağır bir broş vardı.
"Bunu takın," dedi.
"Bu ne?"
"Gölge Mührü," dedi Mereyn. "Ay Işığı birliğinin kullandığı bir sönümleyici. Sizin o... kontrolsüz parıltınızı bastıracak. Tını akışınızı boğacak. Nefes alırken ciğerlerinizde bir ağırlık hissedeceksiniz ama en azından sokaktaki her büyücünün, yürüyen bir güneş olduğunuzu fark etmesini engelleyecek."
Sera, broşu aldı. Metal buz gibiydi. Pelerininin yakasına taktığı an, göğsünde ani bir basınç hissetti. Sanki görünmez bir el boğazını hafifçe sıkmış, ciğerlerindeki havayı azaltmıştı. Görüşü bir anlığına karardı, tenindeki o sedefli ışık söndü.
"Ağır," dedi Sera, elini göğsüne koyarak.
"Özgürlüğün bedeli ağırdır Prensesim," dedi Mereyn, kapıyı açarken. "Siz hep kanatlarınızla uçtunuz. Bugün ise... yürümek zorundasınız."
Orta Şehir Pazarı, Solgard'ın kalbinin attığı yerdi.
Sarayın o steril, lavanta ve balmumu kokan sessiz koridorlarından sonra, burası Sera'nın duyularına indirilmiş bir balyoz darbesi gibiydi.
Gürültü.
Binlerce insanın aynı anda konuştuğu, pazarlık ettiği, güldüğü ve tartıştığı o devasa, kaotik uğultu. Metalin metale çarpma sesi, tekerlek gıcırtıları, sokak satıcılarının genizden gelen bağırışları...
Ve koku.
Ter, baharat, kızarmış yağ, at gübresi ve taze kesilmiş meyve kokularının birbirine karıştığı o yoğun, baş döndürücü koku.
Sera, kalabalığın içine ilk adımını attığında sendeledi. Başlığı yüzünü gizliyordu ama gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
"İnanılmaz," diye fısıldadı. Bir çocuk gibi etrafına bakıyordu.
Mereyn, hemen sol omzunun arkasında, bir gölge mesafesinde duruyordu. Kaptanın gözleri (buz mavisi ve sürekli tetikte) Sera'nın baktığı renklere bakmıyordu. O, kalabalığın akışını, çatıların kenarlarını, ellerini pelerinlerinin altında saklayan adamları tarıyordu.
"Yavaşlayın," dedi Mereyn, sesi sadece Sera'nın duyabileceği bir fısıltıydı. "Çok hızlı yürüyorsunuz. Soylular acelesi varmış gibi yürür çünkü zamanları değerlidir. Halk ise... halk yorgundur. Sürüklenerek yürürler. Ritmi bozuyorsunuz."
Sera adımlarını yavaşlattı. Önünden geçen, sırtında devasa bir un çuvalı taşıyan bir hamala çarpmamak için kenara çekildi. Hamal, Sera'ya bakmadı bile; sadece homurdandı ve yoluna devam etti.
Bu umursamazlık... Sera'nın hoşuna gitmişti. Kimse ona eğilmiyor, kimse yol vermiyordu. İlk kez, sadece "biri"ydi.
Bir baharat tezgahının önünde durdu. Tezgahın üzerinde, uzak diyarlardan, belki de Musfar'ın kül ovalarından veya Vannerya'nın ormanlarından gelmiş, daha önce hiç görmediği renkte tozlar vardı.
"Safran," dedi satıcı. Dişleri eksik, yüzü güneşten kavrulmuş yaşlı bir adamdı. "Güneyin ateşi. Bir tutamı, koca bir kazanı altına çevirir."
Sera, elini tezgaha uzattı. O parlak, kızıl toza dokunmak istedi.
Ancak Mereyn'in eli, bir yılan gibi atıldı ve Sera'nın bileğini havada yakaladı.
"Dokunmayın," dedi Mereyn. Sesi keskindi.
"Sadece bakacaktım," dedi Sera, bileğini çekmeye çalışarak.
"Bakmak gözle olur," dedi Mereyn, satıcıya o meşhur, kan donduran bakışını atarak. "Ellerle değil. O tozun içinde ne olduğunu bilmiyorsunuz. Belki zehirli bir mantar tozu, belki de temasla geçen bir lanet."
Satıcı, Mereyn'in gözlerindeki o profesyonel öldürme niyetini hissetmiş olacak ki, ellerini hemen tezgahın altına çekti. "Sorun yok, sorun yok... Sadece malımı satıyorum."
Sera, Mereyn'e döndü. Gözlerinde öfke vardı.
"Buraya insanları görmeye geldim Mereyn. Onlardan korkmaya değil. Beni bir cam fanusun içinde tutmaktan vazgeç."
"Siz cam bir fanusta değilsiniz Prensesim," dedi Mereyn, Sera'yı kalabalığın daha tenha bir köşesine doğru nazikçe ama zorla sürükleyerek. "Siz, aç kurtların ortasına atılmış bir kuzu budusunuz. Ve benim görevim, o budun dişlenmesini engellemek. Eğlenmek mi istiyorsunuz? İzleyin. Ama dokunmayın."
Sera, pelerinini çekiştirdi. Göğsündeki Gölge Mührü, nefes almasını zorlaştırıyordu. Ama asıl boğucu olan bu metal parçası değildi. Asıl boğucu olan, Mereyn'in o görünmez duvarıydı. Nereye giderse gitsin, sarayın kuralları da onunla geliyordu.
"Kael haklıydı," diye düşündü Sera. Zihninde, altı ay önce o kapıdan çıkıp giden çocuğun, o sessiz ve tehlikeli "Anomali"nin görüntüsü belirdi.
Kael, Solgard'ın bu cilalı yüzünden nefret etmişti. O, gerçeği, kiri ve kanı aramıştı.
"Onlar döndü mü acaba?" diye geçirdi içinden.
Altı aydır haber alamamıştı. Ne bir mektup, ne bir ulak. Kuzeyin sessizliği, Kael ve Malik'i yutmuş gibiydi. Sera, her gece rüyasında onların soğuktan donduğunu ya da o korkunç yaratıklar tarafından parçalandığını görüyordu.
"İleride kumaşçılar var," dedi Mereyn, Sera'nın daldığını fark ederek. "Oraya gidelim. Daha açık bir alan. Pusu kurmak zor."
Pazarın derinliklerine, kumaş ve metal seslerinin yoğunlaştığı Gümüş Çarşı tarafına doğru ilerlediler.
Sera yürürken, insanların yüzlerine bakıyordu.
Bir anne, ağlayan çocuğuna susması için kuru bir ekmek parçası veriyordu. Çocuğun gözlerindeki o saf açlık, Sera'nın midesini burdu. Sarayda açlık yoktu. Sarayda sadece "iştahsızlık" vardı.
Bir grup işçi, bir köşede toplanmış, ellerindeki buruşuk parşömenlere bakarak hararetle tartışıyordu.
"Vergiler..." kelimesini duydu Sera. "Yine arttı. İmparator savaş hazırlığı yapıyor diyorlar."
"Hangi savaş? Kiminle?"
"Kuzeyle. Ya da Gölgelerle. Kim bilir? Olan yine bizim ambara olacak."
Sera duraksadı. Babası, İmparator Valdrin, ona vergilerin halkın güvenliği için gerekli olduğunu, halkın bunu seve seve verdiğini söylemişti. Ama bu adamların yüzünde sevgi yoktu. Yorgunluk ve bastırılmış bir öfke vardı.
"Duydun mu?" dedi Sera, Mereyn'e. "Babam hakkında... savaş hakkında konuşuyorlar."
"Dedikodu," dedi Mereyn, omuz silkerek. "Cahil insanların korkuları. Yürüyün."
"Cahil değiller," dedi Sera, inatla durarak. "Korkuyorlar. Ve açlar."
Sera, elini pelerininin altındaki keseye attı. İçinde, saraydan çıkarken yanına aldığı, üzerinde İmparatorluk Anka Kuşu mührü olan altın sikkeler vardı.
"Onlara yardım edeceğim," dedi Sera.
"Sakın," dedi Mereyn. Bu sefer sesi fısıltı değildi. Bir emirdi.
Ama Sera dinlemedi. İçindeki o soylu merhamet damarı, mantığını kör etmişti. Bir adım attı ve keseyi çıkarmaya çalıştı.
Tam o sırada, kalabalığın akışı değişti.
İnsanlar kenara çekilmeye, bir dalga gibi ikiye ayrılmaya başladı.
Sera, ne olduğunu anlamak için başını kaldırdı.
Karşıdan, kalabalığın ortasından iki figür geliyordu. İnsanlar onlara yol veriyordu ama bu saygıdan değildi. Bu, saf, içgüdüsel bir Korku'dan kaynaklanıyordu. Bir yırtıcı ormana girdiğinde, kuşların susması gibi bir sessizlik yayıldı.
Gelenler, pazarın o renkli ve gürültülü dokusuna hiç uymuyordu.
Biri devasaydı. Bir ayı kadar geniş omuzlu, sırtında bezlere sarılı devasa bir metal kütlesi taşıyan, esmer tenli bir genç adam. Yüzü, taştan yontulmuş gibi sertti ama gözlerinde garip, yorgun bir sükunet vardı.
Diğeri...
Diğeri daha ince, daha çevik bir yapıya sahipti. Üzerinde, kuzeyin o kaba, yırtık pırtık kürkleri ve derileri vardı. Yüzü, aylarca süren soğuk rüzgarların bıraktığı yanık izleriyle ve silinmeyen bir kir tabakasıyla kaplıydı.
Ama gözleri...
Sera o gözleri bin metre öteden bile tanırdı.
Biri, okyanusun en derin, en karanlık çukuru kadar mavi.
Diğeri, güneşin en yakıcı, en tehlikeli hali kadar altın.
Kael.
Sera'nın nefesi kesildi. Kalbi, göğüs kafesini dövmeye başladı. Elindeki kese parmaklarının arasından kaymak üzereydi.
"Kael..." diye fısıldadı.
Mereyn Valdis, tehlikeyi anında sezdi. Elini belindeki Hilal Dişi'nin kabzasına attı ve vücudunu Sera'nın önüne siper etti.
"Geri çekilin," dedi Mereyn, Kael ve Malik'e kilitlenerek. "Bunlar... bunlar sivil değil. Bunlar avcı."
Kael, kalabalığın arasından geçerken başını çevirdi. O altın-mavi gözler, Sera'nın bulunduğu yere, Mereyn'in arkasına odaklandı.
Kael durdu.
Yüzünde bir gülümseme yoktu. Bir şaşkınlık da yoktu. Sadece, bir hedefini tespit eden, analiz eden ve tehlike seviyesini ölçen o soğuk, ruhsuz Analiz Refleksi vardı.
Sera, o bakışın altında üşüdüğünü hissetti. Bu, oyun arkadaşı Kael'in bakışı değildi. Bu, hayatta kalmak için öldürmeyi öğrenmiş birinin bakışıydı.
Kafes açılmıştı. Ama içeri giren şey, Sera'nın beklediği o eski dost değil, kuzeyin getirdiği bir fırtınaydı.
