LightReader

Chapter 156 - GRİ BOZKIRIN AÇLIĞI VE METALİN İNL YİŞİ

Demir Kafes'in içindeki zaman, akışkanlığını yitirmiş, tıpkı dışarıdaki donmuş toprak gibi kaskatı kesilmişti. Aracın devasa, çelik destekli tekerlekleri, Gri Bozkır'ın düzensiz, buz ve kaya parçalarıyla dolu zemininde dönerken çıkardığı ses artık bir gürültüden öte, zihni uyuşturan bir ninniye dönüşmüştü. *GÜM-TAK... GÜM-TAK...*Her sarsıntı, metalik kabinin içinde yankılanıyor, perçinlerin gıcırtısı rüzgarın uğultusuna karışıyordu.

Kael Vael'thra, daracık oturma bankında gözlerini açtı. Uyuyamıyordu. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, Solgard'dan uzaklaştıkları her kilometrede biraz daha derin bir uykuya dalıyor, kendi içine kapanıyordu. Ancak Mührün susması, Kael'in rahatlaması anlamına gelmiyordu. Aksine, Tını (Mana) desteği kesildiği için vücudu savunmasız kalmıştı. Dışarıdaki hava sıcaklığının -20 derecelere düştüğünü, metal duvardan yayılan o dondurucu soğukluktan anlayabiliyordu.

Ciğerleri yanıyordu. Bu yanma, soğuktan değil, içerideki biyolojik fırının aşırı çalışmasından kaynaklanıyordu. Kael, vücut ısısını korumak için bilinçli olarak Kudret (Aura) rezervlerini yakıyordu. Karnındaki Aura Çekirdeği, damarlarına sıcak, kalın bir enerji pompalıyor, kanını sürekli hareket halinde tutarak donmasını engelliyordu. Ama bunun bir bedeli vardı. Açlık. Midesi, sanki kendi kendini sindirmeye çalışıyormuş gibi kasılıyor, asitli bir boşluk hissi kaburgalarının altına vuruyordu. Elyra'nın yanına koyduğu peksimetler yetersizdi. Bir savaşçının –özellikle de aurasını yakıt olarak kullanan bir savaşçının– fırını, kuru ekmekle değil, et ve yağ ile yanardı.

Karşısında oturan Malik, yeşilimsi merhemi yüzüne sürmüş olmanın verdiği rahatlıkla, başını göğsüne dayamış, hafifçe horluyordu. Merhem, onun ısısını içeride tutuyor, Kael'in harcadığı eforun onda birini harcamasını sağlıyordu. Kael, Malik'in huzurlu (nispeten) uykusuna baktı. Pişman değildi. Malik'in "Duvar" olması gerekiyordu ve bir duvar, soğuktan çatlarsa işlevini yitirirdi. Kael ise... Kael dayanmak zorundaydı.

Araç aniden sert bir manevra yaptı. Metalik gövde, sanki dev bir el tarafından itilmiş gibi yana yattı. Malik, uykusundan sıçrayarak uyandı ve elleriyle duvara tutundu. "Ne oluyor?" dedi Malik, sesi kalın ve boğuktu. "Saldırı mı?" Kael, hemen kendini toparladı. Elini belindeki (o an yanında olan standart bir garnizon hançeri veya boş kın) yokladı. "Motor sesi değişmedi," dedi Kael, analitik bir soğukkanlılıkla. "Saldırı olsaydı dururlardı veya hızlanırlardı. Bu... yol bozukluğu."

Gözetleme yarığına eğildi. Dışarısı, alacakaranlığın o tekinsiz maviliğiyle aydınlanmıştı. Gri Bozkır, sonsuz bir okyanus gibi uzanıyordu; ama bu okyanus sudan değil, donmuş kayalardan, cılız çalılardan ve rüzgarın şekillendirdiği kar tepeciklerinden oluşuyordu. Aracın önündeki "Buhar-Tını" motorlu çekici, devasa bir çukurun etrafından dolaşmaya çalışıyordu. Kael, çukura baktı. Bu doğal bir çukur değildi. Toprak, sanki içeriden patlamış gibi dışarı doğru saçılmıştı. Etrafındaki kayalar kararmış, bazıları camsı bir yapıya dönüşerek erimişti. "Yırtık izi," diye fısıldadı Kael.

"Ne izi?" Malik de yanına geldi, devasa cüssesiyle küçük pencereyi kapatarak dışarı bakmaya çalıştı. "Diyar Yırtığı," dedi Kael. "Eskiden burada küçük bir sızıntı olmuş. Muhtemelen bir Musfar (Ateş Diyarı) sızıntısı. Toprağı yakmış." Malik ürperdi. "Burası... Burası Solgard'a hiç benzemiyor Kaptan. Burası ölü." "Ölü değil," dedi Kael, gözlerini ufukta hareket eden gölgelere dikerek. "Sadece... farklı besleniyor. Burada zayıf olan yem olur."

Araç tekrar düz yola (daha doğrusu, daha az engebeli araziye) girdiğinde, şoför kabini ile arka bölüm arasındaki küçük sürgülü kapak sertçe açıldı. İçeriye buz gibi bir hava ve bir muhafızın miğferli yüzü girdi. "Mola yok," dedi muhafız. Sesi metalik bir yankıyla geliyordu. "Fırtına yaklaşıyor. Geceyi hareket halinde geçireceğiz. Arka taraftaki sandıkta yedek yakıt kristalleri var. Işıklar sönerse değiştirin. Donmak istemezsiniz." Sürgü, cevap beklemeden kapandı.

"Nazik adamlar," dedi Malik, homurdanarak. Kael, köşedeki demir sandığı açtı. İçinde, Solgard'ın o saf, parlak mavi manasıyla değil, daha donuk, sarımsı ve pürüzlü bir ışıkla parlayan düşük kalite "Sanayi Tipi" mana taşları vardı. Bu taşlar, sadece ısı ve ışık verirdi; büyü yapmak için kullanılamazlardı çünkü içlerindeki enerji "kirli" ve dengesizdi. Kael bir tanesini aldı ve tavandaki kafesli fenerin içine yerleştirdi. Işık titredi, cızırtılı bir ses çıkardı ve sonra sabitlendi. Aracın içi, hasta bir sarı renge büründü.

"Kaptan," dedi Malik, yerine otururken. Yüzündeki ifade ciddileşmişti. "Babam... Yola çıkmadan önce bana bir şey dedi." Kael, elindeki kömür tozunu silkeleyerek Malik'e baktı. "Ne dedi?" "Dedi ki; 'Demir, ateşte ısınırken bağırır, örste dövülürken inler ama suya girdiğinde susar. Çünkü artık değişmiştir.' Biz... biz suya mı gidiyoruz Kaptan? Yoksa ateşe mi?"

Kael, elini göğsüne, kalbinin üzerine koydu. Açlık, midesini bir kurt gibi kemiriyordu. "Biz örsteyiz Malik," dedi Kael. Sesi, aracın gürültüsünü bastıracak kadar netti. "Solgard ateşti. Orada ısındık, yumuşadık. Şimdi ise çekiçlerin altına gidiyoruz. Oraya, Hiçlik Kapısı'na vardığımızda... ya kırılacağız ya da çelikleşeceğiz."

Kael, çantasından bir parça kurutulmuş et çıkardı. Bu, Elyra'nın (annesinin) çantasına koyduğu son "Lüks" yiyecekti. Sert, tuzlu ve yoğun bir etti. Yarısını böldü. Malik'e uzattı. "Al," dedi. "Ben tokum," dedi Malik. "O merhem işe yarıyor, üşümüyorum. Sen ye. Rengin solmuş." "Ye dedim," dedi Kael, itiraz kabul etmeyen bir tonla. "Sen benim Duvarımsın Malik. Bir duvarın harcı zayıf olamaz. Benim rengim önemli değil. Önemli olan senin ayakta kalman."

Malik, eti aldı. Kael'in sesindeki o otorite, o "Komutan" tonu, Malik'in itiraz etmesini imkansız kılıyordu. Kael kendi parçasını ağzına attı. Çiğnemedi, neredeyse bütün yuttu. Midesine inen et parçası, anında eriyip enerjiye dönüştü. Aura Çekirdeği, bu yakıtı alıp hemen işledi ve Kael'in parmak uçlarındaki uyuşukluğu giderdi. Yeterli değildi ama onu bir gece daha idare ederdi.

Saatler geçti. Dışarıdaki rüzgarın sesi değişti. Artık sadece ıslık çalmıyor, metale çarparken tiz çığlıklar atıyordu. Araç sarsılıyor, sanki dev bir el tarafından yoldan çıkarılmaya çalışılıyordu. **Isıran Rüzgar (The Biting Wind).**Kuzeyin, büyüyü bile donduran o meşhur fırtınası başlamıştı.

Kael, sırtını dayadığı metal duvarın buz tuttuğunu hissetti. Aracın içindeki ısıtma rünleri yetersiz kalıyordu. Nefesleri beyaz buhar bulutları halinde havada asılı kalıyordu. Malik titremeye başladı. Merhem bile bu soğuğa karşı sınırlı bir koruma sağlıyordu. "Soğuk..." dedi Malik, dişleri birbirine vurarak. "Kemiklerime giriyor."

Kael ayağa kalktı. Bacakları uyuşmuştu ama iradesiyle onları hareket etmeye zorladı. Malik'in yanına oturdu. "Sırtını dön," dedi Kael. Malik döndü. Kael, sırtını Malik'in sırtına yasladı. "Auranı serbest bırakma," dedi Kael. "Onu içinde tut. Cildinin hemen altında. Bir zırh gibi. Benim ritmimi takip et." Kael, kendi Kudret akışını düzenledi. Kalp atışlarını yavaşlattı ama vuruş gücünü artırdı. Sırtından Malik'e, o fiziksel sıcaklığı, o "Yaşam Ateşi"ni aktarmaya başladı. Bu bir büyü değildi; bu, iki savaşçının hayatta kalmak için vücut ısılarını paylaşmasıydı.

Demir Kafes, fırtınanın ortasında, karanlık ve buzlu bir hiçliğin içinde sarsılarak ilerlemeye devam etti. İçeride, birbirine yaslanmış iki çocuk, dışarıdaki canavardan daha korkunç olan o soğuğa karşı sessiz bir savaş veriyordu. Kael, gözlerini kapattı. Solgard'ın ışıkları artık bir hayal bile değildi. Gerçek olan tek şey, sırtındaki dostunun ağırlığı ve damarlarında akan o inatçı, sıcak kandı.

Ve karanlığın içinde, çok uzakta değil, yolun kenarındaki kayalıkların üzerinde, onları izleyen kırmızı gözler parladı. Motorun gürültüsü, yaklaşan pusunun ayak seslerini örtüyordu. Avcılar yerini almıştı.

More Chapters