Demir Kafes'in arkasındaki o karanlık yolda parlayan kırmızı gözler, motorun ani ve vahşi bir gürültüyle vites yükseltmesiyle geride kaldı. Belki de o gölgeler, bu metal canavara saldırmaya cesaret edemeyen leş yiyicilerdi ya da sadece Kuzey'in zihinle oynayan hayaletleriydi. Savaş çıkmadı. Kan dökülmedi. Sadece tekerleklerin buzlu zemini ezen o monoton, gıcırdayan ninnisi devam etti.
Saatler, birbirinin içine geçerek eridi. Kael Vael'thra, sırtını dayadığı Malik'in sırtından gelen o düzenli nefes alışverişi dinlerken, kendi bilincinin gidip geldiğini fark etti. Vücut ısısını paylaşmak, Kudret (Aura) rezervlerini dibine kadar kurutmuştu. Midesindeki açlık artık bir ağrı değil, soğuk bir boşluktu. Sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, Solgard'dan uzaklaştıkları her kilometrede daha da derin bir sessizliğe gömülmüştü. Şehirdeyken sürekli ensesinde hissettiği o vızıltı, o basınç gitmişti. Bunun yerine, ciğerlerine dolan havada garip bir "yokluk" vardı.
"Hava..." diye fısıldadı Malik, uykulu bir sesle. "Tadı değişti Kaptan. Metal gibi." "Ölü Hava," dedi Kael, gözlerini açmadan. Sesi kısıktı. "Mananın donduğu yer. Yaklaştık."
Aracın sarsıntısı değişti. Tekerleklerin altındaki zemin artık düzensiz kaya parçaları veya toprak değildi. Düzenli, sert ve pürüzsüz bir şeye; taş döşeli bir yola çıkmışlardı. Bu yol, medeniyetin değil, askeri bir nizamın işaretiydi. Motorun hırıltısı yavaşladı. Dişliler, yorgun bir inlemeyle vites düşürdü. Ve nihayet, günlerce süren o bitmek bilmez sarsıntı, ağır bir fren sesiyle son buldu. *TISSSS.*Buhar tahliye vanaları açıldı. Araç durdu.
"Geldik mi?" Malik doğruldu, kaskatı kesilmiş eklemlerini çıtlattı. "Sanırım," dedi Kael. Arka kapının sürgüleri, dışarıdan gelen ağır metalik darbelerle açıldı. *ÇANG-ÇANG-ÇANG.*Kapı gıcırdayarak dışarıya doğru aralandı.
İçeriye dolan ilk şey ışık değildi. Soğuktu. Ama bu, yolculuk sırasındaki o rüzgarlı, ısırıcı soğuk değildi. Bu, durgun, ağır, ciğerlerin içini donduran ve kanı yavaşlatan mutlak bir ayazdı. "İnin," dedi bir ses. Bu ses bağırmıyordu. Rüzgarın içinde kaybolmayan, tok ve emir vermeye alışkın bir sesti.
Kael, uyuşmuş bacaklarını hareket etmeye zorladı. Çantasını sırtına attı. Malik'in yardımıyla araçtan indi. Botları zemine bastığında, çıkan ses boşlukta yankılandı. Başını kaldırdı. Ve nefesi kesildi.
Karşılarında bir kale yoktu. Karşılarında, dağın kendisine oyulmuş, siyah volkanik camdan –obsidyenden– yapılmış devasa bir set duruyordu. Surlar o kadar yüksekti ki, tepesi alçak bulutların arasında kayboluyordu. Duvarların üzerinde ne bir bayrak dalgalanıyordu ne de bir süsleme vardı. Sadece siyah, pürüzsüz, tırmanılması imkansız bir yüzey. Burası Hiçlik Kapısı Garnizonu'ydu. (Void Gate Garrison). Dünyanın bittiği yer.
"Vay canına..." dedi Malik, başını geriye atarak surların tepesini görmeye çalışırken. "Bu duvarlar... Solgard'ınkilerden bile büyük." "Ve daha sessiz," diye ekledi Kael.
Garnizonun ana kapısının önünde, onları bekleyen bir karşılama komitesi yoktu. Sadece üç kişi vardı. Ortadaki adam, üzerindeki kalın, siyah kürklerle kaplı pelerinine rağmen dimdik duruyordu. Yüzü, rüzgar yanıklarıyla dolu, derisi kösele gibi sertleşmişti. Gözlerinde, Kael'in daha önce hiç kimsede görmediği türden, pirinç çerçeveli ve mercekli mekanik bir düzenek vardı. Bu mercekler, sürekli hareket ediyor, odaklanıyor ve Kael'in üzerindeki manayı (veya manasızlığı) tarıyordu. Komutan Arin.
Arin'in yanında, devasa bir kepçeyi savaş balyozu gibi tutan, tek gözü kör, yüzü yanık izleriyle dolu bir adam duruyordu. Lojistik Zabiti Helvar Sorn. Ve diğer yanda, elinde parşömen tutan genç bir yaver.
Komutan Arin, araçtan inen bu iki gence, Kael'in solgun yüzüne ve Malik'in şaşkın ifadesine baktı. Mekanik gözleri vızıldadı. "Valdrin..." dedi Arin, sesi buz gibiydi. Yanındaki Helvar'a mırıldandı ama Kael duydu. "...bana asker değil, kreş yollamış."
Helvar Sorn güldü. Sesi, çakıl taşlarının bir teneke kutuda sallanması gibiydi. "Saray çocukları," dedi Helvar, Kael'in üzerindeki (yıpranmış olsa da kaliteli) kıyafetlere bakarak. "Bakalım buranın soğuğu o ipekleri ne kadar sürede dondurup derilerine yapıştıracak."
Kael, titrememek için dişlerini sıktı. Soğuk, iliklerine işliyordu ama gururu, o soğuktan daha sertti. İleri bir adım attı. Topallamadan. Başını eğmeden. "Biz süs değiliz," dedi Kael. Sesi zayıftı ama netti. Komutan Arin'in mekanik gözleri Kael'e odaklandı. Mercekler daraldı. "Süs olup olmadığınızı göreceğiz," dedi Arin. "Burada isimlerin, unvanların veya babalarınızın kim olduğu önemli değildir. Burada tek bir gerçek vardır: Basınç."
Arin, arkasındaki devasa siyah kapıları işaret etti. Kapıların ardında, gökyüzünü yaran o mor, titreşen Kozmik Bariyer'in ucu görünüyordu. Havadaki o "Ölü" hissin kaynağı orasıydı. "İçeri girin," dedi Komutan. "Sıcak su yok. Yumuşak yatak yok. Eğer şanslıysanız, Helvar size donmuş olmayan bir çorba verir."
Kael ve Malik, yan yana, o devasa obsidyen kapıdan içeri yürüdüler. Aracın motor sesi arkalarında uzaklaştı ve sonra tamamen kesildi. Geriye sadece rüzgarın ıslığı ve botlarının taş zemindeki sesi kaldı. Solgard, bir rüya kadar uzaktaydı artık. Demir Kafes görevini yapmıştı. Şimdi, demirin dövülme vaktiydi.
