LightReader

Chapter 158 - KEMİK RANZALAR VE KORMAC’IN KURALI

Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun iç avlusundan geçip, lojistik binasının arkasındaki o alçak, penceresiz taş yapıya girdiklerinde, Kael'i karşılayan ilk şey görüntü değil, koku oldu.

Bu koku, Solgard'ın kanalizasyonlarındaki çürümüş atık kokusu değildi. Bu; kurumuş ter, eski kan, ıslak yün, küflü saman ve umutsuzluğun metalik tadının birleştiği, ciğerlere yapışan yoğun, ağır bir kokuydu.

"İçeri girin," dedi Kormac, arkalarından iterek. "Ve dua edin de ranzalarda yer olsun. Yoksa yerde yatarsınız. Gerçi yerdeki taşlar, yataklardaki samandan daha temizdir."

İçerisi loştu. Tavandan sarkan tek bir yağ kandili, geniş koğuşu aydınlatmaya yetmiyor, sadece köşelerdeki gölgeleri dans ettiriyordu. İçerideki ranzalar, üst üste yığılmış ahşap iskeletlerden ibaretti ve her birinden hırıltılı nefes sesleri, öksürükler yükseliyordu. Burası, **"Leş Bölüğü"**ydü (Carrion Squad). Garnizonun savaşçıları değil; kazıcıları, taşıyıcıları ve yemleri burada kalırdı.

Kormac, kapının hemen ağzındaki, cereyanın en çok vurduğu boş bir ranzayı işaret etti.

"Burası sizin. Üst kat Anomali'nin, alt kat Dev'in. Şikayet ederseniz, dışarıdaki karların üzerinde uyursunuz."

Kormac, elindeki deftere bir şeyler karalayıp, cevap beklemeden arkasını döndü ve çıktı. Ağır demir kapı, bir zindan kapısı gibi üzerlerine kapandı.

Malik, elindeki paslı küreği ranzanın kenarına dayadı. Metal, taşa sürterek tok bir ses çıkardı.

"En azından çatı var," dedi Malik, iyimser olmaya çalışarak. Ama sesi titriyordu. "Babamın dükkanı kadar sıcak değil ama..."

"Sessiz ol," dedi Kael.

Gözleri karanlığa alışmaya başlamıştı. Koğuşun dip köşesinden, bir gölge hareket etti.

"Yeni et," dedi hırıltılı bir ses.

Gölge, ışığa doğru yaklaştı. Bu, yaşı belirsiz, yüzü rüzgar yanıklarıyla deri gibi sertleşmiş, saçları ve sakalı birbirine karışmış bir adamdı. En dikkat çekici özelliği ise sol kolunun dirsekten aşağısının olmamasıydı. Kolunun yerinde, kaba deriden yapılmış bir kılıf ve ucuna takılmış metal bir kanca vardı.

"Ben Torben," dedi adam. Kancasıyla yandaki ranzanın demirine vurdu. ÇIN. "Buranın en eskisi. Ve en şanslısı."

Kael, adamın gözlerine baktı. O gözlerde delilik yoktu; sadece Kuzey'in o donuk, duygusuz kabullenişi vardı.

"Şanslı mı?" diye sordu Kael, adamın eksik koluna bakarak.

"Evet," dedi Torben, Kael'in bakışını yakalayarak. Sırıttı, eksik dişleri göründü. "Çünkü kolumu kaybettim ama kafamı değil. Burada çoğu kişi ikisini de kaybeder."

Torben, Kael'in elindeki paslı kazmaya ve Malik'in küreğine baktı. Sonra başını iki yana salladı.

"Sizi 'Kırıcılar'a vermişler. Kötü iş. Arin, yeni gelenleri sevmez. Özellikle de elleri nasırsız olanları." Torben yaklaştı, Kael'in elini tuttu ve avcunu inceledi. Kael'in elleri kılıç kullanmaktan nasırlıydı ama Torben bunu beğenmedi. "Kılıç nasırı," dedi küçümseyerek. "Kazma nasırı farklıdır evlat. Kılıçla dans edersin. Kazmayla... kazmayla toprakla savaşırsın. Ve buranın toprağı, düşman askerinden daha serttir."

Yarım saat sonra, dinlenmelerine fırsat kalmadan, koğuşun kapısı tekrar açıldı. Bir nöbetçi bağırdı: "Kırıcılar! Kuzey Hendeği'ne! Buzullar surları zorluyor!"

Kael ve Malik, yorgunluktan sızlayan bacaklarını zorlayarak kalktılar.

Garnizonun kuzey duvarının dibinde, Sonsuz Çayırlar'dan gelen dondurucu rüzgarın yığdığı ve zamanla taştan daha sert bir buza dönüşen devasa kütleler vardı. Görev basitti: Bu buzulları kırmak ve garnizonun temelini rahatlatmak.

Kael, elindeki ağır, dengesiz demir kazmayı kaldırdı.

Solgard'da, elinde Siyah Diş varken, kılıcın ağırlığını hissetmezdi bile. Kılıç, onun aurasıyla beslenir, hafifler ve kolunun bir uzantısı olurdu. Ama bu kazma... Bu kazma ölüydü. İçinde ne bir rün kanalı, ne de bir denge noktası vardı. Sadece kaba, soğuk, ağır bir metaldi.

Kael, kazmayı savurdu.

KÜT.

Metal, buza çarptı.

Beklediği gibi buz parçalanmadı. Sadece beyaz bir çizik oluştu. Ancak darbenin şoku, kazmanın sapından Kael'in kollarına, oradan omuzlarına ve boynuna kadar titreşerek yayıldı. Kemikleri sızladı.

"Lanet olsun," diye fısıldadı Kael.

"Kudretini kullan," dedi Malik, yan tarafta küreğiyle buzu kanırtmaya çalışırken. "Kollarına bas. Yoksa bu buz bitmez."

"Yapamıyorum," dedi Kael, dişlerini sıkarak. "Mühür... Mühür izin vermiyor."

Sorun sadece kazma değildi. Sorun, Garnizonun atmosferiydi. Buradaki hava o kadar "boş"tu ki, Kael içindeki Kudret (Aura) rezervini harekete geçirmek istediğinde, dışarıdan destek alamıyordu. Vücudu, hayatta kalmak için enerjiyi iç organlarına çekmişti; kaslarına göndermeyi reddediyordu.

Torben, biraz ötede tek koluyla çalışıyor, kancasını buza takıp çekiyordu. Kael'in zorlandığını görünce durdu.

"Onunla kavga etme," diye bağırdı Torben, rüzgarın sesini bastırarak. "O bir kılıç değil Prens! Ona hükmedemezsin. Ağırlığını kullan. Yerçekimi senin dostun. Kaldır ve düşmesine izin ver. Sen vurma, demir vursun."

Kael derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava, cam kırıkları gibi keskin ve soğuktu.

Kazmayı tekrar kaldırdı. Bu sefer kaslarını sıkmadı. Sadece kaldırdı, hedefledi ve kollarını serbest bıraktı.

ÇAT.

Kazmanın ucu buza saplandı ve büyük bir parça koptu. Kael'in kolları sarsılmadı.

"İşte böyle," dedi Torben, işine dönerek. "Burada kahramanlık yok. Sadece fizik var."

Saatler geçti. Güneş batarken, hava griden siyaha dönerken, Kael ve Malik sadece bir hendek kazmamış, aynı zamanda gururlarını o hendeğe gömmüşlerdi.

Elleri kanıyordu. Kael'in avuçlarındaki deri, paslı sapın sürtünmesiyle soyulmuştu. Malik'in omuzları çökmüştü.

Ama iş bitmişti.

Garnizonun çanı, akşam yemeği için çaldığında, Kael kazmayı omzuna attı. Bu aletten nefret ediyordu. Ama şu an, elindeki tek silah buydu.

"Gidelim Malik," dedi Kael. Sesi yorgundu ama kırılgın değildi. "Torben haklıymış. Kılıç cesaret veriyor olabilir. Ama bu kazma... bu kazma bana ne kadar zayıf olduğumu öğretti."

Malik, terli alnını sildi. "Börek yiyebilecek miyiz?"

Kael, karanlık gökyüzüne, yıldızsız boşluğa baktı.

"Börek yok kardeşim," dedi. "Sadece hayatta kalmak var."

Koğuşa dönerlerken, Kael sırtındaki Mührün, o günkü fiziksel eziyetin etkisiyle hafifçe sızladığını hissetti. Bu bir uyarı değildi. Bu, paslanan bir kilidin gıcırtısıydı. Vücudu değişiyordu. Ve bu değişim, sadece başlangıçtı.

More Chapters