"Leş Bölüğü"nün (Carrion Squad) koğuşu, uykuya değil, toplu bir komaya girmiş gibiydi.
Taş duvarların içine hapsedilmiş kırk adamın nefesi, dışarıdaki dondurucu ayaza inat, içeride yoğun, ekşi ve sıcak bir sis tabakası oluşturuyordu. Havadaki koku; kurumuş ter, ıslak yün, eski kan ve çürümüş soğanın birleşimiyle genzi yakan ağır bir gaz bulutu halini almıştı. Ranzalar, her biri birer tabut kadar dar ve sert olan ahşap iskeletlerden ibaretti ve üzerlerinde dönen her askerle birlikte, sanki acı çekiyormuş gibi gıcırdıyorlardı.
Kael Vael'thra, kapı ağzındaki ranzanın üst katında, sırtüstü uzanmış, tavanı kaplayan karanlığı izliyordu.
Vücudu, gün boyu süren buz kırma işinden dolayı parça parça olmuş gibiydi. Omuzlarındaki kas lifleri, sanki her biri ayrı ayrı ateşe verilmiş gibi yanıyor; avuçlarındaki patlayan su toplayan kabarcıklar, nabzının her atışında zonkluyordu. Ama onu uyanık tutan şey fiziksel acı değildi.
Onu uyanık tutan şey, sessizlikti.
Solgard'da, Vael'thra Malikanesi'nin o ipek çarşaflı yatağında yatarken, Kael'i uyutmayan şey sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü'nün sürekli taşmaya çalışan gürültüsü, okyanusun kükremesiydi. Mühür, içeriden dışarıya doğru sürekli bir baskı yapardı.
Ama burada, Hiçlik Kapısı'nın (Void Gate) gölgesinde, durum tam tersine dönmüştü.
Mühür sessizdi. Korkutucu derecede sessizdi.
Kael, elini gayriihtiyari göğsüne götürdü. Omurgasındaki metalik sızı durmuştu. Bunun yerine, garip bir çekim hissi gelmişti. Mühür artık dışarıya baskı yapmıyordu; sanki dışarıdaki devasa bir mıknatıs tarafından içeriye, omurgasının derinliklerine ve kuzeydeki o görünmez ufka doğru çekiliyordu.
Bu bir "Rezonans"tı.
Kael'in içindeki Tını (Mana), dışarıdaki devasa kaynakla, o mor renkli Kozmik Bariyer ile aynı frekansta titreşiyordu. İki devasa okyanus, aralarındaki ince et ve kemik duvarının arkasından birbirine sesleniyordu.
"Uyuyor musun?"
Alttaki ranzadan gelen fısıltı, Kael'in düşüncelerini böldü.
Kael, başını ranzanın kenarından aşağı uzattı. Malik, karanlıkta parlayan gözleriyle ona bakıyordu.
"Hayır," dedi Kael. "Sen?"
"Midem kazınıyor," dedi Malik. Sesi yorgun ama her zamanki gibi dürüsttü. "O gri bulamaç... sanki yedikçe acıktırıyor. Ve burası... burası çok sessiz Kaptan. Babamın dükkanındaki çekiç seslerini özledim."
Kael, Malik'in sesindeki o ince titremeyi fark etti. Bu soğuktan değildi. Bu, bilmediği bir dünyanın yarattığı o ilkel tedirginlikti. Malik bir "Toprak" insanıydı; sağlam zemine, taşa ve demire güvenirdi. Ama burada zemin bile tekinsizdi.
"Uyumaya çalış Malik," dedi Kael. "Yarın daha zor olacak."
"Torben..." dedi Malik, yan taraftaki ranzayı işaret ederek. "Horlamıyor. Öldü mü acaba?"
Kael, yandaki ranzaya baktı. Tek kollu yaşlı asker Torben, sırtını duvara vermiş, oturur pozisyonda, gözleri açık bir şekilde uyuyordu. Ya da trans halindeydi. Göğsü o kadar yavaş kalkıp iniyordu ki, canlı olup olmadığını anlamak imkansızdı.
Tam o sırada, dışarıdaki rüzgarın uğultusunu bastıran o ses duyuldu.
BÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜM!
Ses, bir boru sesiydi ama metalik değil, kemikten oyulmuş ilkel bir çalgının çıkardığı, ciğerleri titreten, boğuk ve derin bir sesti. Garnizonun taş duvarlarında yankılandı, koğuşun içine bir şok dalgası gibi girdi.
Koğuş anında kaosa gömüldü.
Uyuyan o kırk adam, aynı anda sıçradı. Ranzalar sarsıldı, metal ayaklar taş zeminde çığlık attı.
"Kalkın!" diye bir ses gürledi koridordan. "Gece içtiması! Ranzaları boşaltın! Son kalan tuvaletleri temizler!"
Torben, o ölü uykusundan bir saniyede çıktı. Tek koluyla battaniyesini kenara fırlattı, botlarını ayağına geçirdi ve sanki boruyu bekliyormuş gibi bir hızla kapıya yöneldi. Panik yoktu. Sadece kas hafızası vardı.
Kael, ranzadan atladı. Ayakları buz gibi taşa değdiğinde ürperdi. Malik de aşağı yuvarlandı.
"Saldırı mı?" diye sordu Malik, gözlerini ovuşturarak.
"Eğitim," dedi Kael, aceleyle ince, standart garnizon tuniğini üzerine geçirirken. Kumaş o kadar soğuktu ki, derisine değdiği yerleri yakıyordu. "Bizi kırmak istiyorlar."
Kael ve Malik, diğer askerlerin itiş kakışıyla birlikte koğuşun kapısından dışarı, avluya döküldüler.
Dışarısı... Cehennemin donmuş haliydi.
Gecenin ayazı, koğuşun sıcaklığından çıkan bedenlere bir balyoz gibi çarptı. Rüzgar, Sonsuz Çayırlar'dan (Infinite Meadows) topladığı buz kristallerini askerlerin yüzüne fırlatıyor, açıkta kalan her deri parçasını zımparalıyordu.
Avlu zifiri karanlıktı. Sadece surların üzerindeki meşalelerin titrek ışığı ve nöbetçi kulelerinden yansıyan soluk mor parıltı vardı.
"Sıraya geçin! Düzgün durun süs köpekleri!"
Sesin sahibi, elindeki meşaleyle sıranın önünde yürüyen, kısa boylu ama fıçı gibi göğsü olan bir çavuştu. Yüzü atkıyla sarılıydı, sadece öfkeli gözleri görünüyordu.
Kael ve Malik, Torben'in yanına, sıranın en arkasına geçtiler.
Dişleri birbirine vuruyordu. Vücutları titremeye başlamıştı. Kael, içindeki Kudret (Aura) rezervine uzanmaya çalıştı. Kaslarını ısıtmak, kan akışını hızlandırmak için o biyolojik ateşi körüklemek istedi.
Ama ateş cılızdı.
Gündüz harcadığı efor ve yediği yetersiz yemek, "Aura Yakıtı"nı tüketmişti. Karnındaki çekirdek, sönmeye yüz tutmuş bir köz gibi sadece hayatta kalmaya yetecek kadar ısı veriyordu.
"Neden buradayız?" diye fısıldadı Malik, kollarını göğsünde kavuşturarak.
"Sessiz ol," dedi Torben, dudaklarını kıpırdatmadan. "Arin bizi izliyor."
Kael başını kaldırdı.
Garnizonun ana kulesinin balkonunda, rüzgarın dalgalandırdığı ağır kürklerin içinde bir siluet duruyordu. Komutan Arin. Yüzündeki o mekanik göz, karanlıkta sönük, kırmızı bir ışıkla parlıyor, sıradaki titreyen askerleri tek tek tarıyordu.
Çavuş, sıranın önünde durdu.
"Bu gece uyku yok," diye bağırdı rüzgara karşı. "Kuzey uyumaz. Düşman uyumaz. Eğer sıcak yataklarınızı özlediyseniz, annenizin yanına dönün. Ama burada kalacaksanız, soğukla sevişmeyi öğreneceksiniz."
"Kılıçlar kınında kalsın! Mızraklar yere! Sadece duracaksınız. Kıpırdayanı dondururum!"
Bu bir savaş değildi. Bu, bir irade testiydi. "Heykel Nöbeti".
Saatler geçti.
Zaman, soğuğun içinde eriyip kayboldu. Kael'in ayak parmakları hissizleşti. Burnunun ucu dondu. Kirpikleri birbirine yapıştı.
Yanındaki askerlerden biri, soğuğa dayanamayıp yere yığıldı. Çavuş, adamın üzerine bir kova soğuk su döküp tekmeleyerek kaldırdı. "Kalk! Ölmeden yatmak yok!"
Kael, titrememek için dişlerini o kadar sert sıkıyordu ki çenesi ağrıyordu. Ama sonra, Torben'in fısıltısını duydu.
"Direnme," dedi yaşlı adam. "Soğukla savaşma. Onu içeri al. Kaslarını sıkarsan daha çabuk yorulursun. Gevşe. Rüzgarın içinden geçmesine izin ver."
Kael derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan hava cam kırıkları gibiydi ama Torben'in dediğini yaptı. Omuzlarını düşürdü. Kaslarındaki gerilimi bıraktı. Kudretini ısı üretmek için değil, sadece hayati organlarını (kalbini ve beynini) korumak için içeriye çekti.
Ve o an, bakışlarını surların ötesine, o sonsuz karanlığa çevirdi.
Sonsuz Çayırlar'ın (Infinite Meadows) ötesinde, gökyüzü ile yeryüzünün birleştiği yerde, devasa, mor bir duvar yükseliyordu. Kozmik Bariyer.
O kadar büyüktü ki, yüksekliğini algılamak imkansızdı. Üzerinde gezinen statik şimşekler, geceyi yırtıyor, ama gök gürültüsü çıkarmıyordu. Sessiz şimşekler.
Kael o duvara baktığında, sırtındaki Mührün sızladığını hissetti.
Orada bir şeyler vardı. Bariyerin arkasında.
Milyonlarca göz. Milyonlarca açlık.
Ve o açlık, Kael'e bakıyordu.
Şehirde, kalabalığın içinde hissettiği o "gürültü" yoktu burada. Burada, saf ve odaklanmış bir "niyet" vardı.
Kael, soğuğu unuttu. Açlığı unuttu.
Gözlerini o mor ışığa dikti. Sol gözü (safir) yaşarıyor, sağ gözü (altın) ise karanlıkta bir kedi gibi parlıyordu.
"Görüyor musun?" diye sordu Torben, Kael'in baktığı yere bakarak.
"Hissediyorum," dedi Kael. Sesi buz gibiydi. "Bizi içeri davet etmiyorlar Torben. Dışarı çıkmak için yalvarıyorlar."
Torben, tek koluyla Kael'in omzuna dokundu.
"Oraya çok uzun bakma evlat," dedi. "Bariyer de sana bakar. Ve eğer göz göze gelirsen... zihnini orada bırakırsın."
Şafak sökerken, "Leş Bölüğü" hala ayaktaydı. Yarısı yere yığılmış, kalanı heykel gibi donmuştu.
Kael ve Malik ayaktaydı.
Boru tekrar çaldı. Bu seferki ses, bitiş düdüğüydü.
"İçeri!" diye bağırdı Çavuş. "Sabah eğitimi on dakika sonra başlıyor! Koşun!"
Kael, uyuşmuş bacaklarını zorlayarak hareket etti. Malik'in koluna girdi.
"Hala yaşıyoruz," dedi Malik, dişleri takırdayarak.
"Sadece yaşıyoruz," dedi Kael, bariyerden gözlerini ayırarak. "Ama henüz... başlamadık."
Koğuşa dönerlerken, Kael sırtındaki Mührün artık tamamen sessizleştiğini, avını bekleyen bir yılan gibi pusuya yattığını fark etti. Burası sadece bir garnizon değildi. Burası, Kael'in kendi doğasıyla yüzleşeceği aynaydı.
