Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun üzerine çöken şafak, bir kurtuluş vaadi değil, işkencenin sadece şekil değiştirdiğinin ilanıydı. Gece boyunca "Heykel Nöbeti"nde donan uzuvlar, güneşin soluk, ısısız ışıkları altında çözülmeye başladığında, acı; uyuşukluğun yerini alan binlerce iğne gibi vücuda yayıldı.
Kael Vael'thra, surların tepesindeki o dondurucu rüzgarın kesildiği anı hissetmedi bile. Zihni, hayatta kalma içgüdüsünün en ilkel katmanına çekilmiş, bedeni ise sadece bir makine gibi komut bekliyordu. Yanındaki Malik, bir buz dağı gibi hareketsizdi; kirpikleri ve sakalları kırağı tutmuş, nefesi göğsünde hırıltılı bir buhar makinesi gibi sıkışmıştı.
BÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜM!
Garnizonun iç avlusundan yükselen o kemik borusu, sabahın sessizliğini bir balyoz gibi parçaladı.
"Nöbet bitti!" diye bağırdı Çavuş Thyra. Sesi, en az kuzey rüzgarı kadar yıpratıcıydı. "İnin! Sürüngenler gibi sürünmeyin! Koşun! Kanınız akmazsa donarsınız!"
Torben, o tek koluna rağmen garip bir çeviklikle hareket etti. Kancasını taşa takıp destek alarak doğruldu ve Kael'in omzuna sertçe vurdu.
"Kalk evlat," dedi hırıltıyla. "Şimdi en zor kısmı başlıyor. Çözülme."
Kael ilk adımını attığında dizleri kilitlendi. Eklemleri, paslanmış menteşeler gibi gıcırdadı. Hayati Zerreleri (hücreleri), gece boyunca harcadığı Kudret (Aura) rezervinin dibini sıyırmıştı. Vücudu yakıt istiyordu ama alacağı tek şey hareketin acısıydı. Malik'i kolundan çekerek harekete geçirdi. Malik, bir zombi gibi sendeledi, gözleri boş bakıyordu.
Merdivenlerden inerken her basamak, topuklardan beyne kadar ulaşan bir şok dalgası yaratıyordu. Avluya indiklerinde, "Leş Bölüğü"nün diğer askerleri de dökülüyordu. Kimi yere kapaklanıyor, kimi kusuyor, kimi ise sadece boşluğa bakarak titriyordu.
Ancak dinlenme yoktu.
Lojistik Zabiti Kormac, elinde o kalın defteri ve belinde bir kırbaçla avlunun ortasında bekliyordu. Yanında, dün gece ellerine tutuşturulan o paslı, kör aletler yığılıydı.
"Kahvaltıdan önce," dedi Kormac, sırıtarak. "İştahınızı açalım. Kuzey Hendeği... buz tutmuş. Yine."
Askerlerden biri inledi. "Ama dün temizledik!"
Kormac'ın kırbacı havada şakladı. ŞLAK. Ses o kadar keskin çıktı ki, itiraz eden askerin sesi boğazında düğümlendi.
"Kuzeyin hafızası yoktur," dedi Kormac. "Dün yaptığınız iş, dünle birlikte öldü. Bugün, yeniden hayatta kalmak zorundasınız. Kazmaları alın!"
Garnizonun kuzey duvarının dibindeki hendek, bir su kanalı değil, donmuş bir cehennemdi. Gece boyunca esen rüzgar, hendeği kaya sertliğinde bir buz ve toprak karışımıyla doldurmuştu.
Kael, elindeki ağır demir kazmayı kavradı. Avuçlarındaki patlamış su kabarcıkları, kabzayı her sıkışında sızlıyordu.
"Vur," dedi kendi kendine. "Düşünme. Sadece vur."
Kazmayı kaldırdı ve indirdi.
ÇONK.
Metal, donmuş toprağa çarptı ve sekti. Titreşim, kollarındaki sinirleri uyuşturdu. Toprak o kadar sertti ki, demiri bile reddediyordu.
Yanında Malik, elindeki geniş ağızlı, paslı kürekle buza saldırıyordu. Malik'in tekniği yoktu; sadece saf, kaba kuvveti vardı.
"Toprak..." diye mırıldandı Malik, her vuruşta nefes vererek. "Neden bu kadar kızgın?"
"Burası Toprak değil Malik," dedi Kael, nefes nefese. "Burası kemik. Dünyanın kemiği."
Saatler ilerledi. Güneş yükseldi ama ısıtmadı. Sadece gölgeleri kısalttı. Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, bu aşırı fiziksel efor karşısında tamamen sessizleşmişti. Büyü yoktu. Mühür, Kael'in içindeki okyanusu (Manayı) tamamen kilitlemiş, hayati organları korumak için metabolizmayı yavaşlatmıştı. Kael artık bir büyücü değildi; sadece kas gücüyle çalışan bir ameleydi.
Ve Garnizon'da zayıflık, kan kokusu gibiydi.
Hendeğin diğer ucunda çalışan üç kıdemli asker –yüzleri yara izleriyle dolu, dişleri dökülmüş, "Leş Bölüğü"nün zorbaları– çalışmayı bırakmış, Kael ve Malik'i izliyordu.
"Hey," dedi içlerinden biri. İri yarı, kel bir adamdı. Adı Jarg'dı. Elindeki kazmayı bir baston gibi yere dayamıştı. "Saraylılar yorulmuş."
Yanındaki sıska, fare suratlı olan sırıttı. "Elleri çok yumuşak. Belki de kazmayı tutmayı bilmiyorlardır. Belki de... annelerinin eteklerini tutmaya alışmışlardır."
Malik durdu. Küreği yere sapladı. Sırtı gerildi. Kael, Malik'in omuzlarındaki Aura akışının değiştiğini hissetti. Toprak, uyanıyordu.
"İşine bak," dedi Malik. Sesi alçaktı ama hendeğin yankılı duvarlarında net duyuldu.
Jarg, kazmasını omzuna attı ve onlara doğru yürümeye başladı. Diğer ikisi de peşinden geldi. Bu bir iş molası değildi. Bu, bir hiyerarşi testiydi. Garnizonun yazılı olmayan kuralı: Yeni gelen ezilir.
"Bana emir mi veriyorsun domuz?" dedi Jarg, Malik'in dibine girerek. Çürük dişleri ve soğan kokan nefesi Malik'in yüzüne çarptı. "Burada rütbe yok. Burada sadece kıdem var. Ve sen... sen benim nasırlarıma bile denk değilsin."
Jarg, elini uzattı ve Malik'in erzak kesesini –kemerine bağlı olan o küçük, kuru ekmek parçasının olduğu keseyi– çekip kopardı.
"Bu benim," dedi Jarg. "Vergi."
Kael, elindeki kazmayı sıktı. Analiz Refleksi devreye girmek istedi ama zihni bulanıktı. Açlık ve yorgunluk, odaklanmasını engelliyordu. Ama Malik'in gözlerindeki o değişimi gördü. O, dükkanı yanan çocuğun bakışıydı.
"Geri ver," dedi Malik.
"Yoksa ne yaparsın?" Jarg sırıttı ve arkasındaki arkadaşlarına göz kırptı. "Beni o kürekle mi döversin? O kürek bok temizlemek içindir evlat, savaşmak için değ..."
Cümlesini bitiremedi.
Çünkü Malik, bir anlık bile tereddüt etmeden hareket etti.
Bu bir dövüş tekniği değildi. Bu, bir demircinin çekicini örse indirmesi gibi, saf ve acımasız bir işçilikti. Malik, elindeki paslı, kaba demir küreği, sapından değil, gövdesinden iki eliyle kavradı.
Ve savurdu.
Hava, ağır metalin hareketiyle yarıldı.
VUUUU-KÜT!
Küreğin o geniş, paslı yüzü, Jarg'ın göğsüne, tam zırhının en zayıf olduğu deri bağlantı noktasına çarptı.
Jarg'ın gözleri yuvalarından fırladı. Ciğerlerindeki hava, patlayan bir balon gibi boşaldı. Adam, ayakları yerden kesilerek geriye doğru, en az üç metre uçtu ve hendeğin buzlu duvarına çarparak yığıldı.
Sessizlik.
Fare suratlı olan ve diğeri, donup kalmıştı. Yerde yatan liderlerine, sonra Malik'e, sonra da Malik'in elindeki o yamulmuş küreğe baktılar.
Malik nefes nefese duruyordu. Küreği indirmemişti. Gözleri çakmak çakmak yanıyordu. Vücudundaki Toprak Aurası, bilinçsizce küreğin sapına akmış, ahşabın kırılmasını engellemişti.
"Geri ver," dedi Malik tekrar. Sesi titremiyordu.
Fare suratlı adam, titreyen elleriyle bıçağını çekti. "Seni... seni geberteceğim ucube!"
Adam ileri atıldı. Hızlıydı. Hapishane dövüşlerine alışkın, kirli bir stili vardı. Bıçağı Malik'in karnına saplamak için alçaldı.
Kael, "Malik!" diye bağırmak istedi ama Malik'in buna ihtiyacı yoktu.
Malik, küreği bir mızrak gibi değil, devasa bir sineklik gibi kullandı. Bıçağın gelişini gördü ama geri çekilmedi. Sol ayağını yere –buzu çatlatacak kadar sert– bastı. Demir Kök (Iron Root) tekniğinin o ilkel, öğretilmemiş hali devreye girdi.
Saldırganın bıçağı, Malik'in baldırına sürttü. Kumaş yırtıldı ama deri... deri kesilmedi. Sadece gri bir çizik oluştu. Malik'in derisi, o anlık stres altında metalleşmişti.
Ve Malik vurdu.
Küreğin keskin ucuyla değil, sapının o kalın, demir halkalı topuzuyla adamın omzuna yukarıdan aşağıya dikey bir darbe indirdi.
ÇAT.
Köprücük kemiğinin kırılma sesi, hendeğin içinde yankılandı. Adam çığlık atarak çamura düştü.
Üçüncü adam, arkadaşlaının halini görünce elindeki taşı düşürdü ve geri geri kaçmaya başladı.
Malik, yerde kıvranan adamların üzerinde durdu. Elindeki kürek artık bir hafriyat aleti değildi. Üzerinde kan ve yamukluklar olan, Malik'in aurasıyla ağırlaşmış bir silahtı.
Kael, yavaşça Malik'in yanına yürüdü. Arkadaşının bacağındaki yırtığa baktı. Kan yoktu. Sadece ezilmiş, grileşmiş bir deri vardı.
"Malik," dedi Kael.
Malik, sanki bir trans halinden uyanıyormuş gibi irkildi. Küreğe baktı. Sonra Kael'e.
"Yemedim," dedi Malik, nefes nefese. Gözleri dolmuştu ama korkudan değil, öfkeden. "Hakkımı yemedim Kaptan. Babam... Babam 'Ezdirmemeyi öğren' demişti."
O sırada, yukarıdan, surların tepesinden yavaş, ritmik bir alkış sesi geldi.
Kael ve Malik başlarını kaldırdı.
Lojistik Zabiti Kormac, hendeğin kenarında durmuş, aşağıya bakıyordu. Yanında Komutan Arin vardı. Arin'in mekanik gözü, vızzz diye dönerek Malik'e odaklanmıştı.
"Güzel," dedi Arin. Sesi soğuktu ama içinde bir takdir kırıntısı vardı. "Aletini tanıdın Kessir. O artık bir kürek değil. O senin uzvun."
Kormac, elindeki listeye bir şeyler karaladı.
"Yerdekileri revire götürün," dedi Kormac, diğer askerlere bağırarak. Sonra Malik'e döndü. "Ve sen... Dev. O küreği kırma. Yenisini vermem. Akşam yemeğinde iki porsiyon alabilirsin. Hak ettin."
Askerler, Jarg ve diğerini sürükleyerek götürürken, "Leş Bölüğü"nün geri kalanı Malik'e ve Kael'e farklı bir gözle bakıyordu. Artık "Saraylı Süt Çocukları" değillerdi.
Onlar, demirin ve buzun dilinden anlayanlardı.
Kael, Malik'in omzuna dokundu.
"İyi misin?"
Malik, elindeki yamuk küreği omzuna yasladı. O an, elinde babasının efsanevi balyozu Yerkıran yoktu belki ama duruşu, bir Büyük Usta'nın duruşuydu.
"İyiyim," dedi Malik. "Ama bir daha... bir daha asla silahsız kalmayacağım Kael. Elimde bir çöp bile olsa, onu silaha çevireceğim."
Kael, kuzeyin gri gökyüzüne baktı.
"Öğreniyoruz kardeşim," dedi. "Burada her şey silah. Soğuk, açlık, hatta bu kürek. Ve biz... biz bu cephaneliğin efendisi olacağız."
İşe geri döndüler. Ama artık buz kırarken çıkardıkları ses, çaresiz bir kazma sesi değil, ritmik ve tehditkar bir savaş davulu gibiydi.
