Zaman, Hiçlik Kapısı Garnizonu'nda güneşin hareketiyle değil, kaslarda biriken laktik asidin yakıcılığıyla ölçülüyordu.
Günler, birbirinin aynısı olan gri, buzlu ve metalik bir döngüye girmişti. Şafak, kemik borusunun o ciğerleri titreten sesiyle söküyor; gün, donmuş hendeklerdeki o bitmek bilmeyen ÇAT, KÜT, ŞLAK sesleriyle eriyor ve gece, "Leş Bölüğü" koğuşundaki hırıltılı öksürüklerle son buluyordu.
Kael Vael'thra, elindeki kazmanın sapını kavradı. Avuçlarındaki su toplayan kabarcıklar patlayalı, yerini kanlı yaralara, o yaralar da kabuk bağlayıp nasırlaşmaya başlayalı günler geçmişti. İlk gün duyduğu o soylu öfkesi, yerini soğuk, mekanik bir kabullenişe bırakmıştı.
Garnizonun kuzey duvarının dibindeki hendek, sadece buz ve topraktan ibaret değildi. Burası, doğanın insan iradesine karşı kurduğu bir barikattı. Toprak o kadar donuktu ki, metalle çarpıştığında kıvılcım çıkarıyordu.
"Vur," dedi Kael kendi kendine. Sesi, rüzgarın uğultusunda kayboldu. "Sadece vur."
Kazmayı kaldırdı. Omuzları sızladı. Kudret (Aura) rezervleri, bu "Ölü Hava"nın altında kendini yenilemekte zorlanıyordu. Solgard'da olsa, bir nefesle tüm yorgunluğunu atabilirdi. Ama burada, aldığı her nefes sadece ciğerlerini donduruyor, enerji vermiyordu. Karnındaki o cılız ateş, sadece onu hayatta tutmaya yetiyordu; kahramanlık yapmaya değil.
Kazmayı indirdi.
ÇONK.
Metal, buza saplandı ama parçalamadı. Sadece sıkıştı. Kael, kazmayı çıkarmak için zorlanırken, yan taraftan Malik'in sesi duyuldu.
"Kaptan... ritmi kaçırıyorsun."
Malik, beline kadar çukura girmiş, devasa küreğiyle buzu ve toprağı bir buldozer gibi kürüyordu. Onun Toprak Aurası, bu ortamda Kael'inkinden daha avantajlıydı. Malik donmuş toprağı düşman olarak görmüyor, onunla inatlaşıyordu. Ve Malik'in inadı, kuzeyin buzundan daha sertti.
"Ritim yok Malik," dedi Kael, nefes nefese kazmayı kurtararak. "Sadece... ağırlık var."
"Yanlış," dedi hırıltılı bir ses.
Torben, tek kolu ve o metal kancasıyla, hendeğin kenarında oturmuş onları izliyordu. Diğer askerler mola verdiğinde bile Torben'in gözleri hep üzerlerindeydi. Bu adam, Garnizonun canlı tarihiydi ve Kael, onun o donuk bakışlarının altında derin bir analiz yattığını fark etmeye başlamıştı.
Torben, yerinden kalktı ve hendeğe, Kael'in yanına indi.
"Bana o kazmayı ver Saraylı," dedi Torben.
Kael, aleti uzattı. Torben, tek sağlam eliyle kazmanın sapını kavradı. Diğer kolundaki kancayı ise dengede durmak için arkasına yasladı.
"İzlei" dedi Torben. "Sen metalle savaşıyorsun. Gücünü boşa harcıyorsun. Auranı bir sel gibi boşaltıyorsun. Ama burası çöl evlat. Suyunu damla damla kullanmazsan, öğlene çıkmadan kurursun."
Torben, kazmayı kaldırdı. Kaslı bir adam değildi; yaşlı, yıpranmış ve eksikti. Ama kazmayı kaldırdığında, vücudu garip bir hizaya girdi. Ayakları yere kök saldı. Omuzları gevşedi.
Ve vurdu.
ÇAT.
Vuruş sert görünmüyordu. Hatta yavaştı. Ama kazmanın ucu buza değdiği an, buz kütlesi patlayarak ayrıldı.
Kael'in gözleri kısıldı. Analiz Refleksi, o saniyelik hareketi parçalara ayırdı.
Torben, kol gücüyle vurmamıştı. Kazmanın ağırlığını, yerçekimini ve vücudunun dönüş momentumunu kullanmıştı. Ve en önemlisi, Kudretini (Aurasını), vuruşun tamamına yaymamış, sadece kazmanın ucu buza değdiği o mikrosaniyede, bileğinden metale aktarmıştı.
"Gördün mü?" dedi Torben, kazmayı Kael'e geri atarak. "Buna 'İğne Ucu Tasarrufu' deriz. Auranı sürekli açık tutma. Sadece vuruş anında parlat. Geri kalan zamanda... sadece demirin ağırlığına güven."
Kael, kazmayı aldı. Ağırlığı tarttı.
Bu, bir büyü teorisi değildi. Bu, saf fizikti. Ama aynı zamanda, büyünün temel prensibiyle de örtüşüyordu: Enerjiyi doğru noktaya odakla.
Kael derin bir nefes aldı. Mührünü tamamen kilitledi. İçindeki okyanusu unuttu. Sadece kaslarına, kemiklerine ve elindeki paslı demire odaklandı.
Kazmayı kaldırdı. Bu sefer sıkmadı. Yerçekiminin onu çekmesine izin verdi.
Kazma aşağı inerken, Kael gözlerini kıstı. Buzun yüzeyindeki mikroskobik çatlakları, o doğal kırılma hatlarını "hissetmeye" çalıştı. Rün ilminde öğrendiği o "Zayıf Nokta" teorisini, bu kaba işçiliğe uyarladı.
Hedef şurası.
Kazma indi. Tam temas anında, Kael karnındaki Kudret çekirdeğinden minik, iğne ucu kadar bir enerjiyi bileklerine gönderdi.
ÇAT-IRRR!
Buz bloğu, ortadan ikiye yarıldı. Kael'in kolları sarsılmadı. Nefesi kesilmedi.
Torben, bıyığının altından hafifçe sırıttı. "Fena değil. Ama çok düşünüyorsun. Kafa yorma, kas yap."
Günler haftalara döndü.
Kael ve Malik, "Leş Bölüğü"nün görünmez hayaletleri olmaktan çıkıp, garnizonun en çalışkan iş makinelerine dönüştüler.
Kael, yemekhanedeki o tatsız bulamacı yerken artık yüzünü buruşturmuyordu. O bulamacın içindeki yağın, proteinin ve sıcaklığın, vücudu için ne kadar hayati olduğunu biliyordu. Her lokma, bir sonraki günün yakıtıydı.
Bir akşam, koğuşta ranzalarına çekildiklerinde, Malik ellerine bakıyordu. Avuçları, nasırdan dolayı kösele gibi sertleşmişti.
"Babam..." dedi Malik, karanlığa doğru. "Babam ellerimin yumuşak olduğunu söylerdi. Şimdi görse... tanıyamazdı."
Kael, üst ranzadan aşağı sarktı. Kendi ellerine baktı. Parmakları, ince rün kalemlerini tutan o zarif parmaklar değildi artık. Tırnaklarının arası çıkmayan kirle doluydu, eklemleri şişmişti.
"Ellerin değişti Malik," dedi Kael. "Ama sadece dışı değil. Hissediyor musun?"
"Neyi?"
"Akışı," dedi Kael. "Eskiden Yerkıran'ı tutarken, gücü balyoza zorla basardın. Bugün hendekte gördüm. Küreği tutmuyordun. Kürek, kolunun bir parçası gibi hareket ediyordu. Torben'in dediği o 'Tasarruf'u yapıyorsun."
Malik gülümsedi. "Sanırım... demiri hissetmeye başladım Kaptan. Büyülü metal olması gerekmiyor. Paslı da olsa, demir demirdir."
Kael sırtüstü yattı. Mührünü dinledi.
Sessizdi. O eski, öfkeli kükreme yoktu. Mühür, Kael'in bu yeni, fiziksel ve disiplinli yaşamına uyum sağlamıştı. Kael, vücudunun (Kabının) her geçen gün biraz daha sertleştiğini, o devasa okyanusu taşıyabilecek daha sağlam bir fıçıya dönüştüğünü hissediyordu.
Ama bu huzur, fırtına öncesi sessizliğiydi.
Dışarıda rüzgarın sesi değişmişti. Artık sadece ıslık çalmıyordu; uluyordu.
Koğuşun kapısı aniden açıldı. Nöbetçi çavuş içeri daldı. Yüzü gergindi.
"Kalkın!" diye bağırdı. "Alarm değil. Hazırlık! Kuzeyden 'Siyah Sis' iniyor. Görüş mesafesi sıfıra düşecek. Komutan Arin herkesi avluya istiyor. Bu gece... ziyaretçilerimiz olabilir."
Torben, ranzasından bir yay gibi fırladı. Tek koluyla yatağının altındaki paslı palayı çekti.
"Siyah Sis," dedi Torben, sesi buz gibiydi. "Kimeralar sise bayılır."
Kael ve Malik, yorgun vücutlarını zorlayarak ayağa kalktılar.
Eğitim bitmişti. Amelelik bitmişti.
Kael, yatağının kenarındaki o paslı, dengesiz garnizon kılıcını aldı. Kılıç hala "ölü" ve ağırdı. Ama Kael'in bilekleri artık o ağırlığı taşıyacak kadar güçlenmişti.
"Gidelim," dedi Kael. Gözlerindeki altın hare, karanlıkta sönük bir kor gibi parladı. "Bakalım bu rünler, buzdan başka bir şeyi kesebiliyor mu?"
Dışarı çıktıklarında, Sonsuz Çayırlar'ın (Infinite Meadows) üzerini, yoğun, zift karası bir sis tabakasının örttüğünü gördüler. Dünya silinmişti. Sadece sesler ve gölgeler kalmıştı.
Ve gölgelerin içinde, açlıkla parlayan yüzlerce göz vardı.
