LightReader

Chapter 162 - SİSLERİN İÇİNDEKİ DİŞLER

"Siyah Sis" (The Black Mist), gökyüzünden inen bir hava olayı değildi; Sonsuz Çayırlar'ın (Infinite Meadows) toprağından kusulan, canlı, yapışkan ve boğucu bir nefesti.

Garnizonun meşaleleri, bu yoğun karanlığın içinde sadece birer cılız kıvılcım gibi kaldı. Görüş mesafesi, elini uzatsan parmak uçlarını göremeyeceğin kadar düşmüştü. Sesler boğuluyor, yön duygusu kayboluyordu.

Kael Vael'thra, kazdıkları hendeğin kenarında, sırtını buz tutmuş duvara yasladı. Nefesini tuttu. Gözlerini kapattı.

Görmeye çalışmak, zihni yanıltmaktan başka bir işe yaramıyordu. Sis, ışığı kırıyor ve olmayan şekiller yaratıyordu. Burada gözler yalancıydı. Sadece kulaklar ve Mühür'ün o ilkel titreşimi doğruyu söylerdi.

"Kaptan..." Malik'in sesi hemen solundan geldi. Boğuk, metalik bir fısıltı. "Toprak titriyor. Ama... yanlış titriyor. Adım sesi gibi değil. Sürünme sesi."

"Sessiz ol," dedi Kael. Elindeki paslı kazmanın sapını sıktı.

Metal soğuktu. Dengesizdi. Bir kılıcın o zarif, akışkan ağırlık merkezine sahip değildi. Ucu ağırdı, sapı titreşimi emmiyordu. Ama Kael, Torben'in dersini hatırladı: "Aletle savaşma. Onun düşmek istediği yere düşmesine izin ver."

Torben, biraz ötede, tek koluyla paslı palasını kavramış, heykel gibi duruyordu.

"Gözlerinizi kısın," diye fısıldadı yaşlı asker. Sesi sisin içinden, sanki her yönden geliyormuş gibi yankılandı. "Siyah Sis, sadece görmenizi engellemez. Sesleri de büker. Sağdan duyduğunuz ses soldan gelebilir. Toprağa güvenin. Titreşim yalan söylemez."

Aniden, rüzgarın yönü değişti.

Kükürt ve yanık et kokusu, sisin o rutubetli kokusunu bastırdı.

HIIISSS.

Bu bir rüzgar sesi değildi. Bu, basınçlı bir buharın kaçma sesiydi.

Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü, omurgasının üzerinde buz gibi bir iğne batmasıyla uyarı verdi. Void Sezgisi (Void Sense), tehlikenin yönünü fiziksel bir acı olarak işaretledi.

"Önümüzde!" diye bağırdı Kael.

Sisin içinden, gri bir gölge fırladı.

Bu bir kurt değildi. Bir ayı değildi. Anatomisi yanlıştı. Ön bacakları aşırı gelişmiş, arka bacakları ise sürüklenen bir kütle halindeydi. Gövdesi, Musfar'ın volkanik kayaları gibi siyah ve çatlaklıydı; çatlakların arasından kızıl bir magma ışığı sızıyordu. Ancak başı ve pençeleri... onlar Niflora'nın şeffaf, mavi buzundan yapılmıştı.

Ateş ve Buz. Bir arada.

Yaratık, Kael'in üzerine değil, hemen yanındaki Malik'in üzerine atladı.

"Malik!"

Malik, devasa cüssesine rağmen şaşırtıcı bir hızla tepki verdi. Elindeki geniş ağızlı küreği, bir kalkan gibi kaldırdı.

ÇANG!

Yaratığın buzdan pençeleri, küreğin paslı metaline çarptı. Kıvılcımlar ve buz parçaları etrafa saçıldı. Malik, darbenin ağırlığıyla bir adım geriledi, botları çamura gömüldü.

"Ağır!" diye hırıldadı Malik. "Bu şey çok ağır!"

Yaratık, küreğin üzerinden aşıp Malik'in boğazına hamle yapmaya çalıştı. Ağzından, salya yerine kaynar su buharı ve asit damlıyordu.

Kael hareket etti.

Bu bir kılıç düellosu değildi. Zarif bir kesik atamazdı. Elindeki bir kazmaydı. Kaba, ağır, delici bir alet.

Kael, vücudunu döndürdü. Kazmanın ağırlığını, merkezkaç kuvvetiyle savurdu. Kudretini (Aura) kollarına değil, beline ve bacaklarına verdi.

VUUU-KÜT.

Kazmanın sivri ucu, yaratığın magma derili omurgasına saplandı.

Metal taşa çarpmış gibi bir ses çıktı. Kael'in bilekleri sarsıldı. Yaratık acıyla uludu –sesi camın metale sürtünmesi gibiydi– ve Malik'i bırakıp Kael'e döndü. Kazma, yaratığın sırtına saplanıp kalmıştı.

Kael kazmayı çekmeye çalıştı ama sıkışmıştı.

"Bırak!" diye bağırdı Torben, sisin içinden fırlayarak.

Torben, tek kolundaki kancayı değil, sağlam elindeki palayı kullandı. Yaratığın açıkta kalan buzlu boynuna, aşağıdan yukarıya doğru vahşi bir aparkat savurdu.

ÇAT.

Buz kırıldı. Yaratık sendeledi.

"Geri çekilin!" diye emretti Torben.

Üçlü, hendeğin daha sığ bir noktasına doğru geriledi. Ama yalnız değillerdi. Sisin içinde, sağda, solda, hatta arkalarında... onlarca çift kırmızı ve mavi göz parlamaya başlamıştı.

"Bunlar ne?" diye sordu Malik, küreğini savunma pozisyonunda tutarak.

"Kabus," dedi Kael, nefes nefese. Kazmayı yaratığın sırtından çıkaramamış, elinde sadece belindeki küçük, paslı bir kama kalmıştı. "Doğal değiller. Ateş ve buz... birbirini yok etmesi gerekirdi. Ama bunlar... birleşmiş."

Bu Engerek'in imzasıydı. Kael bunu biliyordu. Solgard'ın altındaki laboratuvarlarda gördüğü o grotesk deneylerin, "başarılı" olmuş haliydi.

Bir hışırtı.

Kael'in solundan, sisin içinden ikinci bir yaratık fırladı. Bu seferki daha küçüktü ama daha hızlıydı. Bir kertenkele gibi duvarda yürüyordu.

Kael'in kılıcı yoktu. Siyah Diş yoktu.

O an, "Akış" (Flow) dersi zihninde çaktı. "Silahın yoksa, düşmanın hareketi senin silahındır."

Kael geri çekilmedi. İleri, yaratığın saldırı açısının içine doğru bir adım attı. Yaratık pençesini savurduğunda, Kael sol omzunu düşürdü, sağ eliyle yaratığın bileğini (veya bileğe benzeyen eklemini) yakaladı ve kendi dönüş momentumunu kullanarak yaratığı savurdu.

Yaratık, Kael'in yanından uçarak geçti ve arkadaki taş duvara tosladı.

KÜT.

Kael şaşkınlıkla ellerine baktı. İşe yaramıştı. Güç kullanmamıştı. Yönlendirmişti.

"Kazmanı al!" diye bağırdı Malik.

Malik, duvara çarpan yaratığın üzerine atladı ve küreğinin keskin ağzıyla kafasını ezdi. Siyah kan ve buz parçaları etrafa sıçradı.

Kael, ilk vurduğu ve sendeleyen yaratığa koştu. Sırtına saplı duran kazmanın sapını kavradı.

"Çık artık!"

Kudretini (Aura), ayak tabanlarına verdi. Yere kök saldı. Ve tüm vücuduyla asıldı.

Kazma, yaratığın etinden iğrenç bir vakum sesiyle kurtuldu.

Yaratık dönüp Kael'e alev püskürtmek üzere ağzını açtı.

Kael bu sefer düşünmedi. Kazmayı havaya kaldırmadı. Torben'in dediği gibi, "Düşmesine izin verdi."

Kazmanın küt tarafı, yaratığın çenesinin altına indi. Çene kapandı. İçeride biriken alev ve basınç, dışarı çıkamayınca yaratığın kafasının içinde patladı.

Kafa, içeriden gelen bir ışıkla parladı ve sonra sönükleşti. Yaratık yığıldı.

Sessizlik geri gelmedi.

Etraftaki hırıltılar artmıştı.

"Bunlar öncülerdi," dedi Torben, karanlığa bakarak. Tek koluyla alnındaki teri sildi. "Sürü geliyor. Sırtınızı duvara verin. Ve dua edin de Komutan Arin yukarıda uyanık olsun."

Kael, elindeki kazmanın ağırlığını tarttı. Avuçları kanıyordu. Kolları sızlıyordu. Ama garip bir şekilde... Siyah Diş ile hissettiği o "bağımlı" güç hissi yoktu. Onun yerine, daha kaba, daha yorucu ama daha "gerçek" bir his vardı.

Demir, kas ve irade.

"Gelsinler," dedi Kael.

Sisin içinde, yüzlerce diş birbirine çarptı.

More Chapters