Adrenalin, insan vücudunun ürettiği en güçlü uyuşturucuydu; ama etkisi geçtiğinde, geriye bıraktığı boşluk, çekilen bir dişin sızlayan yuvası kadar derin ve rahatsız edici olurdu.
Kael Vael'thra, Kuzey Hendeği'nin dibindeki o yapışkan, kükürt ve yanık et kokan çamurun içinde dizlerinin üzerinde duruyordu. Nefes alışverişleri o kadar hızlıydı ki, soğuk hava ciğerlerini her şişirişinde göğüs kafesinde buzdan kıymıklar varmış gibi batıyordu.
Önünde, kafası parçalanmış, gövdesinden hala siyah dumanlar tüten o ucube yaratık yatıyordu.
Kael'in elleri titriyordu. Bu korkudan değildi. Bu, Kudret (Aura) rezervlerinin dibini sıyırmış bir bedenin, yakıtsız kalmış bir motor gibi teklemesiydi. Parmakları, yaratığın omurgasına saplanmış olan kazmanın sapına kilitlenmişti.
"Bırak onu," dedi hırıltılı bir ses.
Torben, tek koluyla Kael'in omzuna dokundu.
"Bitti evlat. O artık ölü. Sen ise... sen hala nefes alıyorsun. Şimdilik bu yeterli."
Kael, parmaklarını zorlayarak kazmanın sapından ayırdı. Avuçları kan içindeydi; paslı demirin pürüzlü yüzeyi ve darbelerin şiddeti, eldivenlerini parçalamış, derisini yüzmüştü.
"Silahım..." dedi Kael, kazmayı çıkarmak için hamle yaparak.
"O artık bir silah değil," dedi Torben, kazmaya bir tekme atarak.
Kael baktı. Kazmanın demir başı, yaratığın sert kemik zırhına çarpmanın etkisiyle çatlamış, sapın metalle birleştiği yerdeki ahşap lifleri ayrılmıştı. Alet işlevsizdi.
"Hurda," dedi Kael. Sesi boşlukta yankılandı. "Sadece hurda."
Yan tarafta Malik, elindeki geniş ağızlı küreğe bakıyordu. Küreğin metal kısmı, bir kağıt gibi bükülmüş, ortasından derin bir yarık açılmıştı. Malik'in "Duvar" taktiği işe yaramıştı ama duvarın harcı dökülmüştü.
"Dayanmadı," dedi Malik, üzgün bir çocuk gibi bükülmüş metale bakarak. "Babamın yaptığı çekiç olsa... bu yaratığı toza çevirirdi. Ama bu..."
"Kalkın," dedi Torben. Sesi emrediciydi. "Siyah Sis dağılmadan garnizona dönmeliyiz. Kan kokusu başkalarını da çeker."
Garnizonun içine, o devasa obsidyen duvarların güvenliğine döndüklerinde, Kael kendini güvende hissetmiyordu. Tam tersine, kendini çıplak hissediyordu.
Siyah Diş yoktu. Büyüsü yoktu. Ve şimdi, eline tutuşturulan o sefil iş aletleri bile parçalanmıştı.
Avlu hareketlenmişti. "Gerçek" askerler –zırhları tam, kılıçları keskin, mızrakları sağlam olanlar– surlara doğru koşuşturuyor, nöbet değişimleri yapılıyor, yaralılar revire taşınıyordu. Kael ve Malik ise, üzerleri çamur ve yaratık kanıyla kaplı, ellerinde kırık saplarla avlunun ortasında duran iki dilenci gibi kalmışlardı.
Kimse onlara "Kahraman" gibi bakmıyordu. Sadece "Henüz ölmemiş leşler" muamelesi görüyorlardı.
"Yemekhane," dedi Torben, kancasıyla lojistik binasını işaret ederek. "Midnizi doldurun. Vücudunuz kendini yiyor."
Yemekhaneye girdiklerinde, içerisi sıcak, nemli ve gürültülüydü. Ancak bu gürültü neşeli bir şölen gürültüsü değil, hayatta kalanların o sinirli, hızlı ve açgözlü tıkınma sesiydi.
Kael ve Malik, sıraya girdiler. Sıranın başında, o lanet olası Lojistik Zabiti Kormac değil, onun yardımcısı olan, yüzü çiçek bozuğu bir adam duruyordu.
Sıra Kael'e geldiğinde, adam kepçeyi kazana daldırdı.
Kazan neredeyse boştu.
Adam, kepçeyi kazanın dibine sürttü. GIRÇ. Metalin metale sürtünme sesi, Kael'in dişlerini kamaştırdı. Kepçeye gelen şey, o gri bulamacın en katı, en yanık ve en tortulu kısmıydı.
"Sonuncular," dedi adam, tabağa o biçimsiz yığını fırlatıp atarak. "Şanslısınız. Yarına kalsaydınız tencereyi yalamak zorunda kalırdınız."
Kael, tabağına baktı.
Kepçenin dibi.
Bu sadece yemek değildi. Bu onların buradaki yeriydi. Tortu. Atık. Kimsenin önemsemediği, sadece "iş görülsün" diye orada tutulan posa.
Malik ile birlikte en köşedeki, cereyan yapan o soğuk masaya oturdular. Torben de yanlarına geldi. Kendi tabağında biraz daha etli parçalar vardı ama yaşlı kurt, tabağındakilerin yarısını sessizce Malik'in tabağına kaydırdı.
"Ye Dev," dedi Torben. "O cüsseyi bu tortuyla besleyemezsin."
Malik itiraz edecek gibi oldu ama midesinin gurultusu, gururunu bastırdı. "Teşekkürler," dedi ve yemeye başladı.
Kael, yemeğine dokunmadı. Gözleri boşluğa dalmıştı. Zihni, hendekteki o anı tekrar tekrar yaşıyordu.
Yaratığın hızı... Derisinin sertliği... Ve en önemlisi, o gözlerdeki yapaylık.
"O şey..." dedi Kael fısıltıyla. "Doğal değildi Torben. Bir hayvan gibi saldırmadı. Bir... görevli gibi saldırdı."
Torben çiğnemeyi bıraktı. Tek gözünü Kael'e dikti.
"Kuzeyde çok şey doğal değildir evlat. Ama haklısın. Bunlar normal 'Bozuklar' değil. Bunlar... melez."
"Melez," diye tekrarladı Kael.
Elini masanın altına götürdü. Tırnaklarını avcundaki yaralara bastırdı. Acı, zihnini netleştirdi.
"Ateş ve Buz," dedi Kael. "O yaratığın derisi magmaydı ama pençeleri buzdu. Bu iki element yan yana duramaz. Birbirini yok eder. Ama o şeyde... birleşmişlerdi. Biri onları dikmiş."
Kael'in zihninde Solgard'ın altındaki o laboratuvarın, Engerek'in notlarının ve o tüplerin içindeki görüntülerin hayaleti canlandı.
Engerek.
Buradaydı. Ya da ürünleri buradaydı. O yaratıklar rastgele avcılar değil, birer deneydi. Ve bu geceki saldırı, bir av değil, bir "Saha Testi"ydi.
"Bizi sınıyorlar," dedi Kael. Sesi buz gibiydi.
"Kim?" diye sordu Malik, ağzı doluyken.
"Bizi buraya gönderenler. Ya da buraya gelmemize sebep olanlar."
Kael, tabağındaki o yanık tortudan bir kaşık aldı ve zorla yuttu. Tadı kül gibiydi. Ama yutmak zorundaydı.
"Silah lazım," dedi Kael. "O kazmayla bir tane daha öldüremem. Kırıldı. Malik'in küreği büküldü. Ellerimiz boş."
Torben, metal kancasıyla masaya hafifçe vurdu.
"Depo kilitli," dedi Torben. "Kormac, 'Er' rütbesine yükselmeden size standart kılıç bile vermez. Ve Er olmak için... Arin'in gözüne girmeniz lazım. Bugün sadece hayatta kaldınız. Arin için hayatta kalmak başarı değildir, standarttır."
Kael, yemekhanenin diğer ucundaki silahlı askerlere baktı. Bellerindeki kılıçlar, sırtlarındaki kalkanlar... Hepsi standart, seri üretim, kalitesiz demirdi ama en azından silahtı.
"Bekleyemeyiz," dedi Kael. "Bu gece sadece öncüler geldi. Ana sürü geldiğinde, o kürekle kendimize sadece mezar kazarız."
Ayağa kalktı.
"Nereye?" diye sordu Malik.
"Çöplüğe," dedi Kael. "Ya da hurdalığa. Kırılan, atılan, işe yaramaz denilen ne varsa bakacağım. Bana demir lazım Malik. Paslı, yamuk, kırık fark etmez. Elime aldığımda kırılmayacak bir demir lazım."
Malik de kalktı. Son lokmasını yuttu.
"Ben de geliyorum. Küreğimi düzeltmem lazım."
Torben, arkalarından baktı ve başını iki yana salladı.
"Deli," diye mırıldandı. "Ama iyi bir deli."
Yemekhaneden çıktıklarında, gece iyice bastırmıştı. Soğuk, ıslak kıyafetlerini donduruyordu. Ama Kael üşümüyordu. İçindeki o "açlık" hissi –yemek açlığı değil, güç açlığı– onu ısıtıyordu.
Elleri boştu. Ama zihni doluydu. Ve o gece, garnizonun hurdalığında, paslı demirlerin arasında, Kael Vael'thra ilk dersini kendi kendine verecekti:
İmparatorluk sana silah vermiyorsa, sen çöpü silaha çevireceksin.
