Karanlığın içinden fırlayan o kızıl, derisiz kütle, surların taş zeminine çarptığında çıkan ses, ıslak bir çuvalın düşüşünü andırıyordu. Ancak bu çuvalın içinde dişler, pençeler ve saf, damıtılmış bir öldürme arzusu vardı.
Az önce Kael ve Malik'i "standart dışı ekipman" taşıdıkları için azarlayan nöbetçi subayı, ne olduğunu anlayamadan boğazından oldu. Yaratığın başsız gövdesinin üst kısmında açılan o dikey, bol dişli yarık, adamın boynunu bir mengeneyi sıkar gibi kopardı. Kan, Kuzey'in dondurucu rüzgarına sıcak bir sis gibi püskürdü ve anında donarak yere kristal tozları halinde düştü.
"Geri çekilin!" diye bağırdı bir asker, elindeki standart mızrağı titreyerek yaratığa doğrulturken.
Hata.
Yaratık, kas liflerinden oluşan arka bacaklarını gerdi ve mızrağın üzerine atladı. Standart garnizon mızrağının ahşap sapı, kürdan gibi çatırdadı. Yaratık askerin göğsüne çarptı, zırhını kağıt gibi yırttı.
Kaos, bir salgın hastalık gibi surlara yayıldı. Surların kenarlarından tırmanan pençelerin sesi – kırt, kırt, kırt – metalin taşa sürtünme sesiyle birleşti. Bir tane değillerdi. Onlarcaydı.
Kael Vael'thra, elindeki ağır burgu milini, **"Sessiz"**i iki eliyle kavradı.
Zaman, onun için yavaşlamadı. Analiz Refleksi, ona sihirli bir çözüm sunmadı. Sadece kaçınılmaz gerçeği fısıldadı: Bu yaratıklar hızlı. Standart kılıçlar onları kesemez. Onları durdurmanın tek yolu, kütlelerini kırmak.
"Malik!" diye bağırdı Kael. "Sol kanat!"
Malik, devasa gövdesini çevirdi. Sol koluna geçirdiği o kaba, paslı, dökme demirden kazan kapağını – **"Duvar"**ı – bir koçbaşı gibi kaldırdı.
Bir yaratık, surların kenarından fırlayıp Malik'in üzerine uçtu. Pençeleri buzdan, gövdesi ateşten yontulmuş gibiydi.
GÜMMM!
Çarpışmanın sesi, bir kilise çanının düşüşü kadar tok ve sarsıcıydı.
Malik bir milim bile geri adım atmadı. Demir Kök (Iron Root) tekniğini, babasının örsü başında öğrendiği o sarsılmaz duruşla birleştirmişti. Ayaklarını taşa gömdü, Kudretini (Aura) kalkanın yüzeyine değil, kendi iskelet sistemine, kalkanı tutan omzuna ve yere basan topuklarına odakladı.
Yaratık, o paslı, pürüzlü demir yüzeye çarptığında kemiklerinin kırılma sesi duyuldu. Malik, yaratığın momentumunu emdi ve bir "Hrrrğ!" nidasıyla kalkanı ileri itti. Yaratık, geldiği gibi surlardan aşağı, karanlık boşluğa yuvarlandı.
"İşe yarıyor!" diye bağırdı Malik, gözleri parlayarak. "Bu şey sağlam!"
Ama kutlama için zaman yoktu.
Kael'in sağ tarafından, meşalelerin aydınlatmadığı bir kör noktadan başka bir yaratık fırladı. Bu, derisiz bir tazıya benziyordu ama omurgasından dışarı fırlamış kemik dikenleri vardı.
Kael, elindeki burgu milini kaldırmadı. Torben'in dersi zihninde çaktı: "Ağırlığı kaldırma. Ağırlığı düşür."
Kael, sol ayağını eksen alarak vücudunu döndürdü. Burgu milinin ucunu yere yakın tuttu ve merkezkaç kuvvetiyle dönmeye başladı. Mil, ağır bir sarkaç gibi hız kazandı. Üzerindeki spiral yivler, havayı yararken o karakteristik, boğuk ıslığı çaldı.
VUUUU-T.
Yaratık havada Kael'in boğazına hamle yapmıştı.
Kael, mili yukarı doğru, diyagonal bir açıyla savurdu. Bu bir kesiş değildi. Bu bir yıkımdı.
ÇAT-IRRT!
Milin sivriltilmiş ucu değil, gövdesindeki o ağır, burgulu çelik, yaratığın göğüs kafesine çarptı.
Et yarılmadı; patladı.
Kaburgalar içe çöktü. Yaratığın ciğerlerindeki hava ve kan, ağzındaki yarıktan fışkırdı. Darbenin şiddetiyle yaratık, sanki bir mancınıktan fırlatılmış gibi yana savruldu ve taş korkuluklara çarparak yığıldı.
Kael'in kolları sarsıldı. Bileklerinde, kemiklerinin birbirine sürtündüğü o tanıdık sızıyı hissetti. Ama "Sessiz" sağlamdı. Titremiyordu. Eğilmiyordu. O, bu vahşet için yaratılmış, endüstriyel bir atıktı.
"Arkanda!"
Torben'in uyarısı, Kael'in reflekslerini tetikledi.
Kael arkasına dönmedi. Dönmeye vakti yoktu. Kendini yere attı.
Üzerinden geçen pençeler, Kael'in az önce durduğu yerdeki havayı yırttı. Bir Kimera, Kael'in üzerinden atlayıp Malik'in sırtına yapışmaya çalıştı.
"Malik, çök!"
Malik, komutu duyduğu an dizlerinin üzerine çöktü ve kalkanını bir şemsiye gibi başının üzerine kaldırdı.
Kael yerde yuvarlandı, dizlerinin üzerinde doğruldu ve elindeki mili bir mızrak gibi ileriye, Malik'in üzerine tünemiş yaratığa sapladı.
KÜT.
Milin ucu, yaratığın uyluk kemiğine girdi. Kael, Kudretini kollarına pompaladı ve mili kanırttı. Yaratık acıyla uluyarak dengesini kaybetti ve Malik'in kalkanından kayıp düştü.
Malik, yerde yatan yaratığın kafasına, sağ elindeki o kısa saplı, ağır madenci çekicini indirdi.
VONK.
Kafatası ezildi. Siyah, asidik bir sıvı taşa yayıldı.
Surlar tam bir kaosa dönmüştü.
"Leş Bölüğü"nün diğer askerleri, ellerindeki standart kılıçlarla savaşıyor ama kaybediyorlardı. Kılıçlar kırılıyor, kalkanlar parçalanıyordu. Yaratıkların derisi o kadar sert, kasları o kadar yoğundu ki, imparatorluğun ucuz çeliği onlara işlemiyordu.
"Kılıcım!" diye bağırdı genç bir asker, kılıcı bir yaratığın omzunda kırılınca. Yaratık, çocuğun üzerine çullandı.
Torben, o tek koluna rağmen bir dansçı gibi araya girdi. Paslı palasını yaratığın gözüne değil, eklem yerine, diz kapağının arkasına sapladı. Yaratık tökezledi. Torben, sol kolundaki kancayı yaratığın boynuna geçirdi ve var gücüyle çekti.
"Ölmeyin aptallar!" diye kükredi Torben. "Mızrakları uzun tutun! Tek başınıza dalmayın! Sırt sırta verin!"
Ama kaos durdurulamazdı.
Kael, savaşın ortasında durup nefeslendi. Ciğerleri soğuktan yanıyordu. Sırtındaki Mühür, bu yaratıkların yaydığı o bozuk, "Doğal Olmayan" auraya tepki veriyor, omurgasını karıncalandırıyordu.
Bunlar normal hayvanlar değildi. Bunların içinde Tını (Mana) yoktu ama Kudretleri (Aura) yapaydı. Engerek, bu et yığınlarını büyüyle değil, simyayla ve cerrahiyle güçlendirmişti.
"Sayıları artıyor," dedi Kael, surların kenarından tırmanan yeni pençeleri görerek.
O sırada, garnizonun iç avlusundan, ana kuleden beklenen destek geldi.
"Okçular! Yay ger!"
Komutan Arin'in sesi.
Surların üzerindeki kulelerden, meşalelerin ışığında parlayan ok uçları göründü.
"Bırak!"
Yüzlerce ok, surların dibine ve üzerine yağdı.
Kael, okların kendi üzerine de geldiğini gördü. Arin, kendi adamlarını vurma riskini göze almıştı.
"Korun Malik!"
Kael, Malik'in yanına sıçradı. Malik, devasa kazan kapağını ikisinin üzerine siper etti.
TAK-TAK-TAK-TAK.
Oklar, Malik'in kalkanına, taşa ve etraftaki yaratıklara saplandı. "Sessiz"in metal gövdesine çarpan bir ok, kıvılcım çıkararak sekti.
Ok yağmuru, ilk dalgayı kırmıştı. Yaratıkların çoğu vurulmuş, surlardan düşmüş veya geri çekilmişti.
Ama Kael, Malik'in kalkanının altından, o küçük aralıktan dışarı baktığında, asıl tehlikenin henüz gelmediğini hissetti.
Mührü sızlıyordu. Sadece sızlamıyor, uyarıyordu.
Aşağıda, karanlığın içinde, diğerlerinden daha büyük, daha ağır bir şey hareket ediyordu. Adımları yeri titretiyordu.
"Bu sadece bir yoklamaydı," dedi Kael, Malik'in kalkanının altından çıkarken.
Malik, kalkanındaki oklara baktı. "Kaptan... bu oklar... bunlar standart garnizon oku değil."
Kael, Malik'in kalkanına saplanan oklardan birini çekip çıkardı. Ucu gümüştü. Ve üzerinde rünler vardı.
"Değil," dedi Kael. Başını kaldırıp Arin'in bulunduğu kuleye baktı. "Arin biliyordu. Bu saldırıyı bekliyordu. Ve elindeki özel mühimmatı kullandı."
Torben, kanlar içinde yanlarına geldi. Palası çentiklenmişti ama kancası temizdi.
"Yaşıyor musunuz hurdacılar?" diye sordu yaşlı adam, nefes nefese.
"Yaşıyoruz," dedi Kael, elindeki ağır burgu milini yere dayayarak. "Silahlarımız kırılmadı."
Torben, Kael'in elindeki o kanlı, et parçaları yapışmış sanayi miline, sonra da Malik'in oklardan kirpiye dönmüş ama delinmemiş kazan kapağına baktı.
"Şanslısınız," dedi Torben. Sonra yerdeki ölü bir askeri –elindeki kırık kılıçla ölmüş bir çaylağı– işaret etti. "Onun o kadar şansı yoktu. Standart çelik onu sattı."
Kael, ölü askere baktı. Çocuğun gözleri açık gitmişti. Elindeki kılıç, tam kabzadan kırılmıştı.
Öfke, Kael'in içinde soğuk bir nehir gibi aktı.
"Şans değil Torben," dedi Kael. "Tercih. Biz demire güvendik, onlar İmparatorluğa güvendi. İmparatorluk çürük. Ama demir... demir dürüsttür."
Boru sesi tekrar duyuldu. Bu seferki, "Tehlike Geçti" değil, "Yaralıları Toplayın" sinyaliydi.
Kael ve Malik, ellerindeki hurda silahlarla, cesetlerin ve inleyen yaralıların arasında duruyorlardı. Üzerleri kan, buz ve is içindeydi. Ama ayaktaydılar.
Ve Garnizon, o gece "Leş Bölüğü"nün o iki "Saraylı Çaylağı"na farklı bir gözle bakmaya başlamıştı. Çünkü herkesin kılıcı kırılırken, onların elindeki o çirkin, paslı hurdalar, canavarların kemiklerini kırmıştı.
"Saklayalım mı?" diye sordu Malik, kalkanını göstererek.
"Hayır," dedi Kael. Sesi, elindeki mil kadar sertti. "Artık saklamak yok. Herkes görsün. Bizim silahımız bunlar. Ve kimse elimizden alamaz."
Kael, "Sessiz"i omzuna vurdu. Ağırlığı artık ona yük gelmiyordu. Ağırlık, onun çapasıydı.
