LightReader

Chapter 174 - ÇEKİÇ, ÖRS VE İKİYE BÖLÜNEN AĞIRLIK

Garnizonun revirindeki o keskin, genzi yakan şifalı ot ve yanık et kokusu, Kael Vael'thra'nın ciğerlerine işlemişti. Yüzünün sol yarısını kaplayan, elmacık kemiğinden çenesine kadar inen o asit yanığı, üzeri kabuk bağlamış olsa da her mimikte sızlıyordu.

Sabah içtiması henüz yapılmamış, "Gri Saatler"in en soğuk anı yaşanıyordu. Kael, koğuştaki ranzasında oturmuş, dizlerinin üzerindeki ağır metal yığınına, **"Sessiz"**e bakıyordu.

O uzun, burgulu, tek parça sanayi mili...

Dün gece hayatını kurtarmıştı. Çağırıcı'nın kalkanını delmiş, o iğrenç makineyi ezmişti. Ama Kael'in zihninde, Analiz Refleksi rahat durmuyordu. Gece boyunca yaptığı savaşın tekrarını kafasında oynatıp durmuştu. Ve her tekrar oynatışta, aynı hatayı görüyordu.

Denge.

Kael'in bütün eğitimi, Halid İbn Valyr'den aldığı o acımasız dersler, "İkiz Diş" (Twin-Fang) stili üzerine kuruluydu. Zihnini ikiye bölmek, sağ ve sol eli bağımsız ama uyumlu kullanmak. Biri savunurken diğeri saldıran, biri akarken diğeri vuran o asimetrik denge.

Ama elindeki bu mil... Bu tek parçaydı.

Dün gece onu bir sopa gibi, bir mızrak gibi kullanmak zorunda kalmıştı. Güçlüydü ama hantaldı. Kael'in reflekslerini kısıtlıyor, onu "tek elli" bir savaşçıya dönüştürüyordu. Eğer karşısına Riza gibi hızlı biri çıksaydı, bu ağır demir parçasıyla savunma yapamazdı. Savurduğu an, geri çekmesi saniyeler sürerdi.

"Bu haliyle olmaz," diye fısıldadı Kael.

Malik, alt ranzada horluyor, devasa göğsü her nefeste inip kalkıyordu.

Kael, ranzasından sessizce indi. Ağır mili sırtladı. Ağırlığı (8 kg) omurgasına baskı yapıyordu. Ama bu ağırlık, Kael'in aradığı şeydi. Sorun ağırlık değildi; sorun ağırlığın dağılımıydı.

"Kalk Malik," dedi fısıltıyla, devin omzunu dürterek. "Demirciye gidiyoruz. Bir hatayı düzeltmemiz lazım."

Garnizon Demircisi: "Kıvılcım Çukuru"

Garnizonun doğu kanadında, surların dibine gömülmüş, bacasından sürekli yoğun, siyah bir dumanın tüttüğü basık yapı, askerlerin "Kıvılcım Çukuru" dediği yerdi.

Kapıdan içeri girdiklerinde, dışarıdaki dondurucu ayaz, yerini bir anda nefes kesen, kuru ve yoğun bir sıcaklığa bıraktı. İçerisi ter, kömür tozu ve kızgın demir kokuyordu.

Ocağın başında, beline kadar çıplak, vücudu yanık izleri ve isle kaplı, devasa bir adam çalışıyordu. Bu, Garnizonun Baş Demircisi Goran'dı. Sol gözü yoktu; yerinde erimiş bir metal damlası gibi duran bir yara izi vardı. Sağ kolu ise normal bir insanın bacağı kalınlığındaydı.

Goran, örsün üzerindeki kızıllaşmış bir mızrak ucuna ritmik darbeler indiriyordu. ÇIN... ÇIN... ÇIN...

Kael ve Malik içeri girdiğinde, Goran çekiç sesini kesmedi. Onları görmezden geldi. Ta ki Kael, sırtındaki o ağır, burgulu mili, **"Sessiz"**i, örsün yanındaki soğutma teknesinin kenarına sertçe bırakana kadar.

KÜT.

Mili bırakış sesi, atölyedeki ritmi bozdu. Goran durdu. Tek gözünü Kael'e çevirdi.

"Burası hurdalık değil çocuk," dedi Goran. Sesi, körüklerin hırıltısı gibiydi. "O paslı demiri al ve dışarı çık. İmparatorluk çeliğiyle uğraşıyorum."

Kael, Goran'ın gözlerinin içine baktı. Yüzündeki yanık izi, ocağın ateşinde parlıyordu.

"İmparatorluk çeliği kırılıyor Goran Usta," dedi Kael. "Benim demirim ise kırıyor. Ama yanlış şekillendirilmiş. Onu değiştirmem lazım."

Goran, Kael'in yüzündeki taze yanığa, sonra Malik'in elindeki asitle oyulmuş devasa kazan kapağına (Duvar) baktı. Dün geceki operasyonun dedikodusu atölyeye kadar gelmişti. "Asit banyosu yapan deliler sizsiniz demek," diye homurdandı Goran. Çekicini bıraktı ve Kael'in miline yaklaştı.

Eline aldı. Ağırlığını tarttı. Kaşları çatıldı.

"Bu bir silah değil," dedi Goran. "Bu bir maden burgusu. Ağırlık merkezi yok. Dengesi bozuk. Bunu savururken bileğini kırmadığına şaşırıyorum."

"Kırmadım," dedi Kael. "Ama yavaş kaldım. Tek parça olması beni kısıtlıyor."

Kael, tebeşiri aldı ve örsün üzerindeki isli masaya bir çizgi çekti. Sonra milin tam ortasını işaretledi.

"Kesmeni istiyorum," dedi Kael.

Goran şaşkınlıkla baktı. "Kesmek mi? O zaman iki tane kısa sopa olur elinde. Menzilin düşer."

"Menzil umurumda değil," dedi Kael. Ellerini iki yana açarak, o tanıdık "Çapraz Akış" duruşunu aldı. "Benim stilim tek parça değil. İkiz. Biri savunma, biri saldırı. Biri rüzgar, biri ateş. Bu mili tam ortadan ikiye bölmeni istiyorum."

Goran, mile tekrar baktı. Sonra Kael'e.

"İki tane, ağır, burgulu, kısa gürz..." diye mırıldandı Goran. "Kılıç gibi tutulacak ama balyoz gibi vuracak. İlginç."

Kael, cebinden, Çağırıcı'nın cesedinden kopardığı o kemik dişliyi çıkardı ve Goran'ın nasırlı avucuna bıraktı.

"Ve buna bak," dedi.

Goran, kemik parçayı aldı. Önce önemsemedi. Sonra, üzerindeki o mikroskobik rünleri ve doğal olmayan büyümeyi fark edince yüzü ciddileşti. Bir büyüteç alıp inceledi.

"Bu..." dedi Goran, sesi titreşerek. "Bu kemik, metale dönüşmeye çalışmış. İçinde... demir tozu var. Canlıyken beslemişler."

"Onu kıran şeyi istiyorum," dedi Kael. "Bu mili ikiye böldüğünde, uçlarını sivriltme. Matkap ucu gibi yap. Dört kanatlı. Ve gövdedeki spiralleri derinleştir. Hava kanalları aç."

"Hava kanalı mı?" Goran şaşırdı. "Kılıçta hava kanalı, kanı akıtmak içindir."

"Kan için değil," dedi Kael. "Hız için. Döndüğünde rüzgarı yarmasın, rüzgarı içine çeksin. Bir vakum yaratsın. Çift elde döndürdüğümde, etrafımda bir basınç alanı oluşturmalı."

Goran, Kael'e uzun uzun baktı. Bu çocuk, bir asker gibi değil, bir mühendis gibi konuşuyordu.

"Ağır olur," dedi Goran. "İkiye bölsem bile, her biri 4 kilodan fazla çeker. Normal bir kısa kılıç 1 kilodur. Bileklerin bunu kaldırmaz."

"Kaldırır," dedi Kael. Kudretini (Aura) karnındaki çekirdekten kollarına pompaladı. Pazıları hafifçe şişti, damarları belirginleşti. "Sen sadece yap. Dengesini ayarla. Kabzalarına ağırlık ver ki ucu savrulmasın."

Malik, kalkanını getirdi. "Buna da bir bak Usta. Asit yedi. İnceldi."

Goran, Malik'in kazan kapağına baktı. Yüzünü buruşturdu. "Bu bir çöp. Dökme demir. Darbede çatlar. Sana gerçek bir kalkan lazım dev adam."

"Bu benim kalkanım," dedi Malik inatla. "Beni korudu. Onu bırakmam. Sadece... üzerine bir katman atsan?"

Goran iç geçirdi. "Kuzeyin 'Yıldız Cürufu' dediğimiz bir atığı var. Meteor demiriyle karışık cüruf. Çirkindir, pütürlüdür ama asit işlemez. Onu kaplarım. Ama ağır olur."

Malik sırıttı. "Ağırlık sorun değil."

Çekiç ve Örsün Şarkısı: İkizlerin Doğuşu

Gün boyunca, Kıvılcım Çukuru'ndan yükselen sesler, garnizonun standart onarım seslerine benzemiyordu. Kael, sadece izlemedi. Önlüğünü giydi ve Goran'ın yanına geçti. Bir soylu gibi değil, bir çırak gibi körükleri çekti, maşayı tuttu.

Goran, ocağın en harlı anında, burgu milini akkor hale getirdi.

"Şimdi!" diye bağırdı.

Kael, devasa keskiyi milin tam ortasına dayadı. Goran balyozla vurdu.

ÇINNN!

Kıvılcımlar havada uçuştu. Mil ikiye ayrıldı.

Artık tek bir uzun parça yoktu. İki tane, yaklaşık 60 santim uzunluğunda, kalın, ağır ve burgulu metal çubuk vardı.

Goran, parçaları tekrar ateşe soktu. "Şimdi uçlarını şekillendireceğiz. Dediğin gibi... Matkap ucu."

Saatler süren dövme işleminden sonra, Kael'in hayalindeki silahlar ortaya çıkmaya başladı. Bunlar kılıç değildi. Keskin bir ağızları yoktu. Ama uçları, dört kanatlı, sivri ve delici bir yapıya sahipti. Gövdesindeki spiraller derinleştirilmiş, hava akımı için özel kanallar açılmıştı.

Kabzaları, kaymaması için pütürlü deri ve tel sargıyla kaplandı. Ve en önemlisi, ağırlık merkezleri (Balance Point) tam kabzanın hemen üzerine ayarlandı. Böylece Kael onları tuttuğunda, ağırlığı hissetse de kontrolü kaybetmeyecekti.

Goran, son işlemi yaptı ve silahları suya soktu.

COS!

Buhar bulutu dağıldığında, masanın üzerinde iki adet, mat gri, endüstriyel görünümlü ve son derece tehditkar silah duruyordu.

"İkiz Burgular" (Twin Augurs).

Malik'in kalkanı ise, üzeri pütürlü, siyah, volkanik bir kaya gibi görünen, "Yıldız Cürufu" ile kaplanmış, eskisinden iki kat daha kalın ve ağır bir duvara dönüşmüştü.

Kael, İkiz Burguları eline aldı.

Sol elinde biri, sağ elinde diğeri.

Ağırlıkları (tanesi 4.5 kg) bileklerini zorladı. Ama bu zorlama, tek parça milin verdiği o dengesiz zorlama gibi değildi. Bu, simetrik bir ağırlıktı. Vücudu otomatikman dengeyi buldu.

Kael, "İkiz Diş" duruşuna geçti. Sağ elindeki burguyu öne, saldırı pozisyonuna; sol elindekini ise göğüs hizasına, savunma pozisyonuna getirdi.

Derin bir nefes aldı.

Kollarını savurdu.

VUUU-VUUU-VUUU.

Burguların üzerindeki hava kanalları, havayı yararken derin, bas bir uğultu çıkardı. Kael kendi etrafında döndü. Silahlar, onunla birlikte bir hortum gibi hareket etti.

"Denge," dedi Kael, gözleri parlayarak. "İşte bu."

Goran, terini sildi ve yaptığı işe baktı.

"Çirkin," dedi Goran, takdirle. "Kaba. Bir şövalyenin eline yakışmaz. Ama bir kemik kırıcının eline... mükemmel oturdu."

"İsimleri ne?" diye sordu Malik, yeni kalkanını koluna geçirirken.

Kael, elindeki burgulara baktı.

"Eskiden 'Sessiz'di," dedi. "Şimdi iki tane oldular. Ve sessiz değiller. Islık çalıyorlar."

Kael burguları birbirine vurdu. Tok, ezici bir ses çıktı.

"Sirenler," dedi Kael. "Çünkü duyduklarında, felaket gelmiş demektir."

Kael, cebinden o kemik dişliyi aldı ve ocağın en sıcak yerine, beyaz alevlerin içine fırlattı. Kemik yanmadı. Çığlık attı. Tiz, ince bir sesle patladı ve yok oldu.

"Düşmanımız demirci değil Goran Usta," dedi Kael, çıkarken. "Düşmanımız bir cerrah. Ve biz de... biz de onun kemiklerini kıracak olan çekiciz."

Dışarıdaki Soğuk

Atölyeden çıktıklarında, gece çökmüştü.

Kael, İkiz Burguları belindeki derme çatma askıya taktı. Yürürken kalçalarına vuran ağırlık ona güven veriyordu. Artık tek bir hamleye, tek bir savuruşa mahkum değildi. Sol eliyle durdurabilir, sağ eliyle delebilirdi. Veya ikisiyle birden ezebilirdi.

"Kış geliyor," dedi Malik, havayı koklayarak. "Ama normal bir kış değil Kaptan. Bu hava... kokuyor."

"Çürüme kokuyor," dedi Kael.

Garnizonun meşaleleri, yaklaşan karanlığa karşı cılız birer umut ışığı gibi titriyordu. Engerek'in ordusu, o Yozlaşmışlar, o Kimerallar... onlar sadece birer öncüydü. Asıl kış, şimdi başlıyordu.

Ve Kael'in elinde, o kışı delecek iki tane burgu vardı.

More Chapters