LightReader

Chapter 175 - İLK KIRILMA VE SAHTE ÇELİK

 

Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun (Void Gate Garrison) surlarına çöken gece, sadece güneşin batışı değildi; dünyanın üzerine örtülen ıslak, ağır ve nefes almayı zorlaştıran bir kefendi. "Ölü Hava"nın (Dead Air) o metalik tadı, Kael Vael'thra'nın damağına yapışmış, yuttuğu her lokmayı zehir gibi hissettiriyordu.

Kael, elindeki standart garnizon kılıcının kabzasını sıkarken, metalin ruhsuzluğunu iliklerine kadar hissediyordu. Bu, Siyah Diş (Blackfang) değildi. Bu, onun kanıyla dövülen, aurasıyla beslenen o "aç" uzuv değildi. Bu, seri üretim tezgahlarında dökülmüş, dengesi bozuk, ağırlık merkezi yanlış ve en önemlisi "ölü" bir demir parçasıydı. Kael'in avcundaki bu yabancı nesne, ona güven vermek yerine, bir protez gibi iğreti duruyordu.

"Geliyorlar," dedi Malik. Sesi, rüzgarın uğultusu arasında kaybolacak kadar kısıktı ama yere vurduğu o ağır kazmanın sesi netti. Malik'in elinde Yerkıran yoktu. Sadece günlerdir buz kırmak için kullandığı, ucu körleşmiş, sapı çatlak bir işçi kazması vardı.

Surların dibindeki karanlık, sıvılaşmış bir zift gibi dalgalandı. Önce koku geldi; yanık sülfür, çürümüş et ve asidik bir kusmuk kokusu. Ardından, gölgelerin içinden o şeyler fırladı.

Bunlar Kuzeyin doğal kurtları veya ayıları değildi. Doğanın evrimine hakaret eden, Engerek'in (Viper) hastalıklı laboratuvarlarından çıkma Kimeralardı. Derileri Musfar'ın lav taşları gibi çatlak ve kor rengindeydi, ancak ağızlarından Niflora'nın dondurucu sisi tütüyordu. Ateş ve buz, iğrenç bir simya ile tek bedende birleşmiş, acı çeken ve acı çektirmek isteyen biyolojik silahlara dönüşmüştü.

"Duvar ol!" diye bağırdı Kael.

Malik, düşünmeden öne atıldı. Kazmayı bir savaş çekici gibi kavrayarak, surlara tırmanan ilk Kimera'yı havada karşıladı.

GÜM!

Kazmanın küt ucu, yaratığın zırhlı kafatasına çarptığında çıkan ses, ıslak bir kütüğün parçalanmasını andırıyordu. Malik'in Toprak Aurası (Kudret) ile sertleşen kasları, darbenin şokunu emdi. Yaratık geriye savruldu, kafatası çökmüştü ama ölmedi; hırlayarak sarsıldı ve tekrar saldırmak için pençelerini yere geçirdi.

Ancak Kael'in tarafında durum farklıydı.

Kael'in üzerine gelen yaratık daha hızlı, daha çevikti. Gözleri yoktu; yüzünde sadece ısıyı ve aurayı takip eden dikey yarıklar vardı. Yaratık, buzdan yontulmuş jilet gibi pençelerini Kael'in göğsüne doğru savurduğunda, Kael zamanın yavaşladığını hissetti.

Zihni, Halid'in acımasız eğitimlerinde kazandığı o "Analiz Refleksi" ile devreye girdi.

Sol pençe, boğaz hizası. Sağ pençe, karın boşluğu. Ağırlık merkezi önde. Zırhı kalın.

Kael'in bedeni, bir düşünce hızıyla harekete geçti. Geri çekilmedi. Kaçmadı. "İkiz Diş: Rüzgarın İhaneti" (Wind's Betrayal) prensibini, elindeki bu tek ve hantal kılıca uygulamaya çalıştı.

Mantık basitti: Saldırıyı durdurma. Akışına gir. Kılıcın yassı yanını pençenin rotasına sok, gelen gücü kaydır ve yaratığın kendi ivmesiyle savunmasını açmasını sağla.

Kael, karnındaki Aura Çekirdeği'nden (Kudret) kollarına büyük bir enerji dalgası pompaladı. Bu enerji, kaslarını çelik gibi sertleştirdi. Kılıcı savurdu.

Ancak hesaplamadığı tek bir değişken vardı: Araç.

ÇINNN... ÇAT!

Kael'in elindeki standart garnizon kılıcı, yaratığın elmas sertliğindeki buzlu pençesine temas ettiği an, acı bir metalik çığlık attı.

Normalde Siyah Diş olsaydı, o metal Kael'in aurasını emer, yoğunlaşır ve o pençeyi un ufak ederdi. Ama bu ucuz karbon çeliği, Kael'in yüklediği o muazzam Kudret basıncı ile yaratığın darbesi arasında sıkışıp kaldı. Metal esnemedi. Direnmedi. Sadece iflas etti.

Kılıç, kabzanın dört parmak üzerinden, sanki camdan yapılmışçasına parçalandı.

Kael'in gözleri, havada dönerek uçan kılıcının namlu kısmına takıldı. Elinde sadece, deri kaplı bir kabza ve kırık, tırtıklı bir metal parçası kalmıştı.

Yaratığın pençesi durmamıştı. Kırılan kılıç, pençenin yönünü çok az saptırabilmişti. Buzlu tırnaklar Kael'in sol omzunu sıyırıp geçti. Garnizonun verdiği kalın yün ve deri zırhı kağıt gibi yırttı.

Sıcak kan, soğuk havayla buluştuğunda anında buharlaştı.

Kael, acıyı hissetmedi. Hissettiği tek şey, midesine oturan o ağır, metalik öfke ve yetersizlik hissiydi.

"Çöp," diye hırıldadı Kael, elindeki kırık kabzayı yana fırlatarak.

Yaratık, ilk saldırısının başarısızlığına rağmen durmadı. İkinci hamle için, magma damarlarıyla parlayan ağzını açarak Kael'in üzerine atıldı. Kael silahsızdı.

"Kaptan!" Malik'in sesi, çatışmanın gürültüsü arasından duyuldu. Malik yardıma gelemezdi; o da iki Kimera ile boğuşuyor, elindeki kazmayı bir değirmen taşı gibi savuruyordu.

Kael geriye doğru bir adım attı ama kaçmak için değil; mesafe ayarlamak için. Zihni, elindeki envanteri taradı. Kılıç yok. Hançer yok. Tını (Mana) kullanımı yasak ve zaten bu "Ölü Hava"da Mühür kilitli. Geriye ne kalıyordu?

Et, kemik ve yerçekimi.

Yaratık havada süzülürken, Kael **"Avcı Ritmi"**ne (Predator's Rhythm) girdi. Dizlerini kırdı, ağırlık merkezini yere yaklaştırdı.

Yaratık tam üzerine çullandığında, Kael yana kaçmadı. İleri, yaratığın altına doğru kaydı. Sağ elini, yaratığın boğazının altındaki yumuşak dokuya değil, yere, donmuş taş zemine dayadı.

Bu, bir saldırı değildi. Bu bir kaldıraçtı.

Kael, tüm vücut ağırlığını ve bacaklarındaki patlayıcı Kudreti kullanarak, yaratığın altından geçerken omzunu yaratığın karnına vurdu. Aynı anda yerde bulduğu, az önce kırılan kılıcının namlu parçasını sol eliyle kavradı.

Sapla.

Yaratığın ivmesi onu ileri götürürken, Kael eline geçirdiği o keskin, kırık metal parçasını, yaratığın karın boşluğuna, zırh plakalarının arasına vahşice sapladı.

Vıcık.

Sıcak, asidik ve mor bir sıvı Kael'in eline fışkırdı. Yaratık acı bir çığlık atarak Kael'in üzerinden aştı ve arkadaki taş duvara çarptı. Çarpmanın etkisiyle kaburgalarının kırılma sesi duyuldu.

Kael ayağa kalktığında nefes nefeseydi. Üzeri yaratığın asidik kanıyla ve kendi omzundan akan kanla lekelenmişti. Elindeki o kırık metal parçası, kendi avucunu da kesiyordu ama umurunda değildi.

"Demir ölüyor," dedi Kael, Malik'e doğru bağırarak. Sesi boğuktu. "Sert vurma Malik! Silahlar dayanmıyor!"

Malik, elindeki kazmayı bir balyoz gibi savururken duydu bunu. Kazmanın ahşap sapı, bir başka Kimera'nın kafasına inerken tehlikeli bir şekilde esnemiş, lifleri çatırdamıştı.

"O zaman neyle vuracağım?!" diye kükredi Malik. Bir tekme atarak yaratığı uzaklaştırdı.

"Kırılmayan bir şeyle!" dedi Kael. Gözleri etrafı taradı.

Garnizonun avlusu, kaotik bir mezbahaya dönmüştü. Nöbetçiler bağırıyor, meşaleler devriliyor, Kimeraların çıkardığı o tiz, metalik çığlıklar geceyi yırtıyordu. Ama Kael'in odağı yaratıklarda değil, kendi donanımındaydı.

Güçlenmişti. Hızlanmıştı. Refleksleri, Halid'in eğitimi sayesinde bir yılanınkinden farksızdı. Ama elindeki aletler... Bu aletler, onun içindeki o vahşi "Okyanusu" veya o ağır "Dağı" taşımaya yetmiyordu.

Siyah Diş'i istiyor, diye fısıldadı içgüdüsü. O ağırlığı, o dengeyi istiyor.

Ama yoktu. Kormac denen o lanet olası levazım subayı, onları depoya kilitlemişti.

Bir başka Kimera, Kael'in savunmasız olduğunu düşünerek ona yöneldi. Bu, diğerlerinden daha büyüktü. Sırtında obsidyen dikenler vardı ve ağzından dumanlar çıkıyordu.

Kael, elindeki o kırık, kanlı metal parçasını bir hançer gibi tuttu. Ters Tutuş.

"Gel," dedi Kael. Sesi rüzgarın içinde kayboldu.

Mührü sızladı. Void (Hiçlik), dışarı çıkmak, o yaratığı varoluştan silmek için yalvarıyordu. Sadece bir damla... diyordu içinin derinlikleri. Sadece bir dokunuşla onu yok edebilirsin.

"Hayır," dedi Kael, dişlerini sıkarak. "Büyü yok. Bedel yok."

Yaratık atıldı. Kael bu sefer karşılamadı. Vücudunu bir yaprak gibi rüzgarın akışına bıraktı. Yaratığın pençesi yüzünü sıyırıp geçerken, Kael kendi ekseni etrafında döndü. Bu estetik bir hareket değildi. Zarif değildi. Bir kasabın eti parçalaması gibi kaba, vahşi ve ilkeldi.

Elindeki metal parçasını, yaratığın göz çukuruna sapladı.

Yaratık düştü. Ama Kael'in elindeki metal parçası da, yaratığın kafatasının içinde kalarak elinden kaydı.

Yine silahsız kalmıştı.

Kael, kanlı ellerini yumruk yaptı. Bu gece, demir ona ihanet etmişti. Ama eti ve kemiği... onlar hala buradaydı.

"Malik!" diye bağırdı Kael. "Silahları bırak! Onlar sadece bizi yavaşlatıyor!"

Malik, elindeki çatlamış kazmayı fırlattı. Kazma havada döndü ve bir yaratığın omzuna saplandı. Malik devasa ellerini iki yana açtı. Toprak Aurası, derisinin altında gri bir hare gibi dalgalandı.

"Pekala Kaptan," dedi Malik, bir ayı gibi kükreyerek. "O zaman ellerimizi kirletme vakti."

İki çocuk, kuzeyin o dondurucu karanlığında, ellerinde hiçbir şey olmadan, yaklaşan canavar sürüsüne döndüler. Çelik kırılmıştı. Şimdi sıra iradenin testindeydi.

More Chapters