Beta-Kimera'nın (Demir-Sırt) devasa cesedi, Hiçlik Kapısı Garnizonu'nun donmuş avlusunda, etrafına siyah, asidik bir buhar yayarak soğuyordu. Kael Vael'thra, yaratığın kafatasını parçalayan o ağır sanayi balyozunu elinden bıraktı. Sapı, son darbenin şiddetiyle boydan boya çatlamış, metal başlık ise yamularak kullanılamaz hale gelmişti.
Bir silah daha ölmüştü.
Kael, titreyen ellerine baktı. Avuç içleri, balyozun sapından gelen sürtünme ve Kudret (Aura) yüklemesi yüzünden soyulmuş, alttaki kırmızı et görünür hale gelmişti. Ciğerleri, "Ölü Hava"nın (Dead Air) o oksijensiz, metalik boşluğunu her içine çekişinde, göğüs kafesine batan buzdan bıçaklar gibi sızlıyordu.
"Kaptan..." Malik'in sesi, hemen solundan, yıkılmış bir taş duvarın dibinden geldi.
Malik, dizlerinin üzerindeydi. Sol koluna geçirdiği o devasa dökme demir kazan kapağı –"Duvar"– artık eskisi gibi sağlam görünmüyordu. Yüzeyi pençe izleriyle dolu, kenarları asitten dolayı dantel gibi erimişti. Malik, kalkanı yere dayayıp destek alarak doğrulmaya çalıştı.
"Dayandı," dedi Malik, kalkanı okşayarak. "Ama... yoruldu. Hissediyorum Kaptan. Demir yoruldu."
"Demir yorulmaz," dedi Kael, nefes nefese. Gözleri (biri safir mavisi, diğeri dikey yarıklı altın) karanlığı tarıyordu. "Demir kırılır. Yorulan biziz."
Ancak dinlenmeye vakit yoktu. Beta'nın ölümü, sürünün geri kalanını korkutmamış, aksine kan kokusu onları daha da çıldırtmıştı. Garnizonun dış surlarında, rüzgarın ıslığına karışan o tırmalama sesleri artıyordu. Kırt, kırt, kırt.
"Geliyorlar," dedi Kael.
Surların üzerinden, karanlığın içinden onlarca gölge avluya döküldü. Bunlar devasa zırhlılar değildi. Bunlar, Engerek'in "başarısız" deneyleriydi. Kül-Sürüngenleri (Ash-Crawlers). Derisiz, kas lifleri açıkta, dört ayak üzerinde hareket eden, çeneleri olması gerekenden geniş açılan biyolojik atıklar. Tek tek zayıftılar ama bir aradayken, yaşayan bir dalga gibiydiler.
Kael, elindeki kırık balyoz sapını tekmeledi. İşe yaramazdı.
"Silah!" diye bağırdı Kael.
Gözü, avlunun kenarındaki yıkık bir yapı iskelesine takıldı. İskelenin ayakları, kalın, paslı demir borulardan yapılmıştı.
Kael koştu. Bir sürüngen, yolunu kesmek için üzerine atıldı. Kael durmadı. Kudretini (Aura) sağ omzuna odakladı ve bir mızrak ucu gibi sürüngene omuz attı.
KÜT.
Sürüngen havada savruldu. Kael, iskeleye ulaştı. En sağlam görünen boruya yapıştı. Ayaklarını yere gömdü.
"Çık!"
Kasları gerildi. Damarları şişti. Paslı vidalar, Kael'in insanüstü gücüne direnemeyerek koptu ve iki metre uzunluğundaki demir boru, bir toz bulutuyla birlikte Kael'in eline geldi.
Ağırdı. İçi doluydu. Ama dengesizdi. Bir kılıcın ağırlık merkezine sahip değildi. Kael boruyu savurduğunda, metalin eylemsizliği onu da beraberinde sürüklüyordu.
"Bu bir dans değil," dedi Kael kendi kendine. "Bu bir kavga."
Sürü, Malik'in etrafını sarmıştı. Malik, kalkanını bir silecek gibi kullanarak önündeki üç yaratığı süpürdü. Ama arkasından gelenler, bacaklarına tırmanmaya çalışıyordu.
"Malik! Eğil!"
Kael, elindeki uzun demir boruyla Malik'e doğru koştu.
Bu, Halid'in öğrettiği "İkiz Diş" stili değildi. Bu, Mehmed Arslan'ın "Sıkıştırma"sı da değildi. Bu, Torben'in öğrettiği "Hurda Dansı"ydı. Ağırlığı kullan. Momentumunu koru. Durma.
Kael, boruyu geniş bir yay çizerek savurdu.
VUUUUU-BAAAM!
Demir boru, Malik'in sırtına tırmanan iki sürüngene çarptı. Kemik sesi gelmedi; patlama sesi geldi. Yaratıklar, ıslak bez parçaları gibi duvara yapıştı.
Ancak Kael, darbenin etkisiyle kendi ekseni etrafında döndü. Demir boru o kadar ağırdı ve Kael o kadar kontrolsüz bir güç (Aura) yüklemişti ki, duramadı.
"Denge..." diye hırladı Kael. "Dengesi yok!"
Sürüngenlerden biri, Kael'in bu dengesizliğinden faydalanarak bileğine saldırdı. Dişleri, Kael'in deri zırhını deldi ve koluna battı.
Kael acıyla inledi ama boruyu bırakmadı. Sol eliyle yaratığın kafasını yakaladı ve parmaklarını yaratığın göz çukurlarına sokarak, saf fiziksel güçle kafatasını sıktı.
ÇIT.
Yaratığı söküp attı.
"Çok fazlalar!" diye bağırdı Malik. "Kalkanım dayanmıyor! Kenarları bükülüyor!"
Kael etrafına baktı. Avlu, sürüngenlerle doluydu. Standart askerler panik halindeydi. Meşaleler devrilmiş, yangınlar çıkmıştı. Kaos hakimdi.
Ve ellerindeki aletler yetmiyordu.
Kael'in elindeki demir boru, iki vuruşta "U" şeklinde bükülmüştü bile. Bu kalitesiz inşaat demiri, Kael'in Aura yoğunluğunu iletemiyor, sadece darbe anında deforme oluyordu.
"Metal bize ihanet ediyor," dedi Kael, boruyu bir sopa gibi kullanarak bir başka yaratığın kafasını ezerken. "Gücümüzü taşımıyorlar Malik. Enerjiyi hedefe değil, kendi içlerine alıp bükülüyorlar."
"Ne yapacağız?" Malik, kalkanıyla bir yaratığı yere yapıştırıp, sağ elindeki madenci çekiciyle (Yerkıran değil, basit bir çekiç) işini bitirdi.
Kael'in gözü, avlunun ortasındaki kuyuya takıldı. Kuyunun çıkrığına sarılı, kalın, yağlı bir Yük Zinciri vardı.
Zincir.
Esnek. Kırılmaz. Ve ağır.
"Zincir!" diye bağırdı Kael. "Kuyuya git!"
İkili, sırt sırta vererek, etraflarındaki et ve diş yığınını yararak kuyuya doğru ilerlediler. Her adım bir savaştı. Kael, elindeki yamulmuş boruyu fırlatıp attı. Artık işlevsizdi.
Kuyuya vardıklarında Kael, çıkrığa sarılı zinciri kavradı ve mekanizmayı kırmadan, zinciri olduğu gibi çekip kopardı.
Eline aldığı zincir, yaklaşık beş metre uzunluğundaydı. Her bir halkası bir elma büyüklüğündeydi. Paslıydı, soğuktu ve ağırdı.
Kael, zincirin bir ucunu sağ bileğine doladı. Diğer ucunu boşluğa bıraktı.
Zincir yere çarptığında ŞLAK diye tok bir ses çıkardı.
"Bunu nasıl kullanacaksın?" diye sordu Malik, bir yaratığı tekmelerken.
"Bilmiyorum," dedi Kael dürüstçe. "Ama bu bükülmez."
Bir grup sürüngen üzerlerine atıldı.
Kael, zinciri savurdu.
Bu bir kılıç kullanmak gibi değildi. Kılıç, kolun uzantısıdır. Zincir ise... Zincir, kendi iradesi olan vahşi bir yılandır.
Kael, Kudretini (Aura) bileğine ve beline odakladı. Vücudunu bir sarkaç gibi kullandı.
Zincir havada bir kırbaç gibi şakladı.
VİİİUUU-ÇAT!
Zincirin ucu, havadaki ilk yaratığın kafasına çarptı. Kafatası anında dağıldı. Ama zincir durmadı. Momentumunu koruyarak arkadaki yaratığın göğsüne vurdu ve kaburgalarını içeri göçertti.
Kael, zincirin çekim gücüyle sendeledi ama düşmedi. Demir Kök duruşu, onu yere sabitledi.
"Çalışıyor!" dedi Kael. Zincir, Kael'in gücünü emmiyor, iletiyordu. Kırılmıyordu. Sadece dalgalanıyordu.
"Güzel!" dedi Malik. "O zaman dans edelim Kaptan!"
Malik, kalkanını (Duvar) önüne aldı ve bir buldozer gibi ileri atıldı. Kael ise onun arkasından, zinciri başının üzerinde bir pervane gibi çevirerek geliyordu. Yaklaşan her şey, o dönen demir çemberine çarptığında parçalanıyordu.
Bu, "Uyumsuzluk"tu. Zarif değildi. Estetik değildi. Her vuruşta Kael'in omuz eklemleri yerinden çıkacak gibi oluyordu. Ama etkiliydi.
Onlarca sürüngen öldürdüler. Avlunun zemini, siyah kan ve ezilmiş kemiklerle kaplandı.
Ancak, sürünün sonu gelmiyordu. Ve daha kötüsü, yerin altından gelen o titreşim artıyordu.
GÜM... GÜM...
Kael, zinciri savururken duraksadı. Mührü, sırtında buz gibi bir sızıyla onu uyardı.
Bu sarsıntı, sürüngenlerin ayak sesi değildi. Bu, çok daha büyük, çok daha ağır bir şeyin uyanışıydı.
Garnizonun ana kapısının ardındaki karanlıktan, derin bir nefes sesi duyuldu.
"Kaptan," dedi Malik, kalkanını indirerek. "Yer titriyor."
Kael, elindeki kanlı zinciri topladı. Nefes nefeseydi. Hayati Zerreleri , bu ağır eforun bedelini istiyordu. Açlık, midesini bir kurt gibi kemiriyordu.
"Bu sadece başlangıçtı Malik," dedi Kael, karanlığa bakarak. "Kırılan kılıçlar, bükülen borular... Bunlar sadece birer testti."
Sürüngenler geri çekildi. Gölgelere sindiler. Sanki efendilerine yol açıyorlardı.
"Gelen şey..." dedi Kael, zinciri bileğine daha sıkı sararken. "...hurdayla durdurulacak gibi değil."
Ama ellerinde başka bir şey yoktu.
Pas, kan ve inat.
Savaş bitmemişti. Hurda Dansı'nın sadece müziği değişiyordu.
