LightReader

Chapter 179 - ALEVİN AĞIRLIĞI VE KIRIK ÖRS

Demirci atölyesinin önündeki taş zemin, Beta-Kimera'nın (Demir-Sırt) devrilen cesedinin ağırlığıyla çökmüştü. Kael Vael'thra, elindeki ağır sanayi balyozunu, parmakları kilitlenmiş bir ceset gibi sıkıyordu. Avuç içleri, balyozun sapından gelen sürtünme ısısı ve kendi kanıyla yapış yapış olmuştu.

Ciğerleri, soğuk havayı birer cam kırığı gibi içine çekiyordu. Her nefes, kaburgalarının arasındaki yırtık kasları sızlatıyordu.

"Kaptan..." Malik'in sesi, hemen solundan, yıkılmış bir duvarın dibinden geldi.

Kael başını çevirdi. Malik, duvara yaslanmış, bacağını tutuyordu. "Demir Deri"si (Iron Skin), yaratığın son darbesiyle çatlamıştı. Koyu kırmızı kan, grileşmiş derisinin çatlaklarından sızıp, yerdeki kirli kara karışıyordu.

"Kalk Malik," dedi Kael. Sesi hırıltılıydı. "Henüz bitmedi."

Garnizonun ana kapısının olduğu bölgeden yükselen siyah duman sütunu, gökyüzünü karartıyordu. Yerin altından gelen o ritmik sarsıntı, bir deprem değildi. O, yaklaşan bir kıyametin ayak sesleriydi.

GÜM... GÜM... GÜM...

Sis ve dumanın içinden, o şey belirdi.

Alfa Kimera.

Daha önce gördükleri hiçbir şeye benzemiyordu. Beta gibi sadece sırtı zırhlı değildi; bu yaratık, yürüyen bir volkanik kaya yığınıydı. Derisi, soğumuş lav taşlarından (bazalt) oluşmuş gibiydi ve bu taşların arasından, damarlarında akan saf magma parlıyordu. Dört ayak üzerinde duruyordu ama omuz yüksekliği garnizonun surlarıyla yarışıyordu.

Yaratık ağzını açtı. Bir kükreme değil, bir patlama sesi çıktı. Ağzından saçılan kıvılcımlar ve yoğun ısı dalgası, önündeki karları anında buharlaştırdı.

Kael, elindeki balyoza baktı. Sapı çatlaktı. Baş kısmı, Beta'nın kafasını ezerken yamulmuştu.

"Bu çöp," dedi Kael, balyozu yana fırlatarak. Metal, taş zemine tok bir sesle çarptı. "Onun derisini bununla çizemem bile."

Malik, duvardan destek alarak zorlukla ayağa kalktı. Yüzü kireç gibiydi ama gözlerindeki o inatçı parıltı sönmemişti.

"Ne kullanacağız?" diye sordu Malik. Etrafına bakındı. "Kılıç yok. Mızrak yok. Sadece taş ve demir kırıntıları var."

Kael'in gözleri, yıkılan atölyenin içine, hala kor halinde yanan ocağın olduğu yere kaydı.

Ocak yıkılmıştı ama ana iskeleti, devasa dökme demirden yapılmış ızgaralar ve maşalar hala oradaydı. Ve bir de, atölyenin çatısını taşıyan, yangından ve yıkımdan sağ çıkmış, ucu sivri, uzun bir Demir Kiriş vardı.

"Isı," dedi Kael. "Onu kendi silahıyla vuracağız."

Alfa, avludaki askerleri fark etti. Pençesini savurduğunda, üç askeri zırhlarıyla birlikte kağıt gibi parçalayıp kenara attı. Standart mızraklar, yaratığın magma derisine değdiği an eriyordu. Çelik, bu ısıya dayanamıyordu.

"Malik," dedi Kael. "Ocağın kapağını görüyor musun?"

Yıkıntıların arasında, devasa, dökme demirden yapılmış, üzeri rünlerle (ısıya dayanması için) işlenmiş bir fırın kapağı duruyordu. Yaklaşık yüz kilo ağırlığındaydı.

"Görüyorum," dedi Malik.

"Onu al," dedi Kael. "O senin kalkanın."

Malik, acısını yuttu. Toprak Aurası'nı bacaklarına ve sırtına pompaladı. Yarası sızladı ama umursamadı. Gidip o devasa demir kapağı, sanki bir tepsiymiş gibi kaldırdı. Kapak hala sıcaktı ama Malik'in sertleşmiş derisi bunu hissetmedi.

Kael ise yıkıntıların arasına daldı ve o uzun, ucu sivri demir kirişi kavradı. Demir ağırdı, paslıydı ve dengesizdi. Ama uzundu. Alfa'ya yaklaşmadan vurabileceği tek şey buydu.

"Hey!" diye bağırdı Kael. Sesi, yanan garnizonun gürültüsü içinde cılız kaldı ama niyeti (Killing Intent) keskindi.

Alfa, koca kafasını onlara çevirdi. Gözleri yoktu; sadece yüzünün ortasında yanan iki magma çukuru vardı.

Yaratık, Kael ve Malik'in üzerine koşmaya başladı.

Yer sarsıldı.

"Tut!" diye bağırdı Kael.

Malik, fırın kapağını önüne siper etti ve Demir Kök (Iron Root) duruşuna geçti. Ayaklarını yere gömdü.

Alfa, alev kusan ağzıyla Malik'in üzerine atıldı. Isı, Malik'in kaşlarını ütüledi.

ÇANNNNN!

Yaratığın kafası, Malik'in tuttuğu fırın kapağına çarptı.

Malik, çarpışmanın etkisiyle geriye doğru sürüklendi. Botları taş zemini yararak iki derin kanal açtı. Omuzları yerinden çıkacakmış gibi gerildi. Ağzından kanlı bir köpük geldi. Ama kapağı bırakmadı. Ocağın kapağı, yaratığın ısısına dayanabilecek tek şeydi.

Bu, Kael'in fırsatıydı.

Kael, Malik'in yarattığı o kör noktadan fırladı. Elindeki uzun demir kirişi, bir mızrak gibi değil, bir koçbaşı gibi tutuyordu.

Hedef: Yaratığın boynundaki, magma akışının en yoğun olduğu, zırhın çatlak verdiği o ince hat.

Kael, Kudretini (Aura) kollarına pompaladı. Kasları şişti. Damarları belirginleşti.

"Del!"

Kirişin sivri ucunu, yaratığın boynuna sapladı.

TISSSSSS!

Demir, yaratığın derisine girdi. Ama beklediği gibi eti yaramadı. Yaratığın içindeki magma o kadar sıcaktı ki, Kael'in elindeki demir kirişin ucu, temas ettiği an yumuşamaya başladı.

Kael, demiri itmeye çalıştı. Ancak demir bükülüyordu.

"Lanet olsun!" diye bağırdı Kael. "Erİyor!"

Yaratık, boynundaki acıyla sarsıldı ve Malik'e yüklenmeyi bırakıp başını hızla yana savurdu.

Bu hareket, Kael'i de savurdu. Kael, elindeki erimekte olan kirişi bırakmak zorunda kaldı. Havada takla atıp, atölyenin yıkık duvarının üzerine düştü.

Alfa, boynuna saplanmış ve erimekte olan demir çubukla birlikte kükredi. Çubuk, yaratığın ısısıyla akkor haline gelmişti. Yaratık, boynundaki bu yabancı cismi çıkarmak için pençesini attı ama eriyen metal derisine yapışmıştı.

Bu ona zarar veriyordu ama öldürmüyordu. Sadece daha da öfkelendiriyordu.

Malik, elindeki fırın kapağını yere bıraktı. Kolları titriyordu.

"İşe yaramadı Kaptan," dedi Malik, nefes nefese. "Demir dayanmıyor. Her şey eriyor."

Kael, duvarın üzerinden aşağıya, yaratığa baktı.

"Sıradan demir dayanmaz," dedi Kael. Kendi kendine konuşuyordu. Gözleri, boynundaki sargının altındaki Mührüne kaydı. İçindeki güç... o soğuk okyanus... eğer onu kullanabilseydi, bu ateşi söndürebilirdi. Ama yapamazdı. Bedeni o yükü kaldıramazdı.

Alfa, öfkeyle onlara döndü. Bu sefer fiziksel saldırmayacaktı.

Boğazı şişti. Göğsündeki magma damarları, kör edici bir parlaklıkla yandı.

"Ateş püskürtecek!" diye bağırdı Kael. "Kaç Malik!"

Kael kendini duvarın arkasına attı. Malik, fırın kapağını tekrar kaldırdı ve altına büzüldü.

VUUUUU!

Alfa, ağzından sıvı bir ateş jeti püskürttü.

Alevler, atölyenin kalıntılarını yaladı yuttu. Taşlar çatladı. Malik'in saklandığı fırın kapağı kor hale geldi. Malik, içeride sıcaktan kavruluyordu ama derisi hala dayanıyordu.

Kael, duvarın arkasında, ısının yüzünü yakışını hissetti.

Çaresizlik.

Gerçek çaresizlik buydu. Ellerinde silah yoktu. Olanlar da eriyordu. Güçleri yetiyordu ama araçları yetmiyordu.

"Bir yolu olmalı," dedi Kael, dişlerini sıkarak. Gözü, atölyenin köşesinde, su verme teknesinin (şimdi suyu buharlaşmıştı) içinde duran, siyah, yağlı bir şeye takıldı.

Bu bir silah değildi.

Bu, Kessir Usta'nın (Malik'in babasının) en sert metalleri tutmak için kullandığı, Titan-Kıskaç denilen devasa maşaydı.

Ağır. Hantal. Ama ısıya dayanıklı.

Alevler dindiğinde, Alfa bir sonraki nefesi için hazırlanıyordu.

Kael, saklandığı yerden fırladı. Maşayı kaptı. Bu şey en az yirmi kiloydu.

"Malik!" diye bağırdı. "Kapağı at! Bana bir basamak ver!"

Malik, kor halindeki kapağı yana fırlattı. Elleri yanmıştı ama komutu duymuştu. İki elini birleştirip dizini kırdı.

Kael koştu. Malik'in ellerine bastı.

Malik, tüm gücüyle Kael'i havaya fırlattı.

Kael havadayken, elindeki devasa maşayı bir gaga gibi açtı.

Hedef: Yaratığın ağzı değil. Yaratığın sırtındaki o obsidyen dikenlerden biri. Eğer onu sökebilirse... Kendi silahını ona karşı kullanabilirdi.

Kael, yaratığın sırtına düştü. Maşayı, en büyük dikenin köküne kenetledi.

"Kop!"

Tüm vücut ağırlığını ve aurasını maşanın sapına verdi.

Yaratık, sırtındaki bu paraziti atmak için çırpındı.

Bu bir rodeo değildi. Bu, bir yanardağın üzerinde dans etmekti.

More Chapters