LightReader

Chapter 191 - VERİMLİLİK: ÖLÜMÜN MATEMATİĞİ

Şafak sökmeden hemen önceki o gri, belirsiz saatte, Fırtına Tepesi'nin havası sadece soğuk değil, aynı zamanda ağırdı. Bu ağırlık, atmosferik basınçtan değil, avludaki sönmüş cenaze ateşlerinden yükselen kül ve kemik tozunun genzi yakan yoğunluğundan geliyordu.

Kael Vael'thra, elinde Torben'in paslı bıçağı, belinde Siyah Diş 'ler, avlunun kuzey ucunda, Subutay Khan 'ın karşısında duruyordu. Malik, bir adım geride, devasa gövdesini Yerkıran 'ın sapına yaslamış, sessiz bir anıt gibi bekliyordu.

Subutay, yayını elinde tutmuyordu. Silahı sırtındaydı. Ellerini, siyah deri kaftanının ceplerine sokmuş, Kael'i değil, Kael'in arkasındaki boşluğu, o on iki askerin küle döndüğü noktayı izliyordu.

"Neden?" diye sordu Kael. Sesi titretmiyordu ama içinde tuttuğu öfke, kelimelerin kenarlarını keskinleştirmişti. "Neden o kadar beklediniz? Torben ölmeden önce... Reko parçalanmadan önce o oku atabilirdiniz."

Bu bir suçlamaydı. Bir çırağın ustasına sormaya cüret edemeyeceği türden bir hesap sormaydı.

Subutay'ın bakışları yavaşça Kael'e döndü. Gözleri, bir şahinin avını tarttığı o duygusuz netlikteydi.

"Atabilirdim," dedi Subutay. Sesi rüzgarın ıslığı kadar hafifti ama Kael'in Ruh Kanalları nda (sinirlerinde) bir gök gürültüsü gibi yankılandı. "Ama atsaydım, ölmeme ihtimali yüzde otuzdu. Alfa Kimera'nın zırhı henüz soğumamıştı. Hareket halindeydi. Rüzgarın açısı değişkendi."

Subutay, Kael'e doğru bir adım attı.

"Senin 'Kahramanlık' dediğin şey Kael, benim için 'Risk'tir. Ve ben risk almam. Ben, kesinliği beklerim."

"Kesinlik için on iki adam feda ettiniz," dedi Kael, dişlerini sıkarak.

"On iki adam," dedi Subutay, sesini yükseltmeden, "binlerce kişinin yaşadığı Solgard'ı koruyan garnizonun düşmesini engelledi. Eğer ben o oku erken atıp ıska geçseydim, ya da yaratığı sadece yaralasaydım, o yaratık surları yıkar ve içerideki beş yüz kişiyi öldürürdü. O zaman on iki değil, beş yüz on iki kişi için ağlıyor olurdun."

Kael sustu. Mantık, buz gibi soğuk ve kesindi. Ama kalbi, o biyolojik pompa, bu matematiği reddediyordu.

"Bunu istemiyorum," dedi Kael. Sağ elini yumruk yaptı. Avcunun içindeki paslı bıçak derisini kesti. "Birilerini feda ederek kazanmak istemiyorum. Herkesi kurtarmak istiyorum."

Subutay'ın dudaklarında, acı bir tebessüm belirdi.

"O zaman tanrı olman gerekir çocuk. Ama sen etten ve kemiktensin. Ve senin depon..." Subutay elini uzatıp Kael'in karnına, Aura Çekirdeği nin olduğu yere sertçe vurdu. "...sınırlı. Çok sınırlı."

Subutay geri çekildi ve sağ elini cebinden çıkardı. Boş elini Kael'e uzattı.

"Bana saldır," dedi.

Kael duraksadı. "Ne?"

"Bana saldır," diye tekrarladı Subutay. "Kılıçlarını çek. O yeni, 'beslenmiş' oyuncaklarını. Ve beni öldürmeye çalış. Eğer bana dokunabilirsen, sana hak vereceğim. Ama dokunamazsan... dersi dinleyeceksin."

Kael, Malik'e baktı. Malik başını salladı. Bu bir düello değildi. Bu, bir eğitimdi.

Kael derin bir nefes aldı. İçindeki okyanusu, o kilitli Tını yı (Manayı) tamamen mühürledi. Sadece karnındaki biyolojik ateşi, Kudreti (Aura) çağırdı. Kasları şişti. Damarları belirginleşti.

Siyah Diş ve ikizini çekti. Kılıçlar, sahibinin kanındaki öfkeyi hissederek donuk bir kızıl hareyle titredi.

"Geliyorum," dedi Kael.

Ve fırladı.

Hızı, garnizona ilk geldiği günkü halinden katbekat fazlaydı. Yerden sıçrarken donmuş toprağı çatlattı. İki kılıcını makas gibi açtı ve Subutay'ın boynuna ve gövdesine çapraz bir kesik atmak üzere savurdu.

Bu vuruş, kayaları patlatan o "Ağırlık Vuruşu"ydu.

Ancak kılıçlar hedefe ulaşmadı.

Subutay, yerinden kımıldamadı bile. Sadece sol ayağını hafifçe, santimlik bir açıyla geri çekti ve gövdesini rüzgarın estiği yöne doğru eğdi.

VUUUGH.

Kael'in kılıçları, Subutay'ın kıyafetine bile değmeden boşluğu kesti. Kael, kendi vuruşunun momentumuyla öne doğru savruldu. Dengesini sağlamak için yere tek eliyle tutunmak zorunda kaldı.

"Bir," dedi Subutay. "Yüz birim enerji harcadın. Sonuç: Sıfır."

Kael hırlayarak döndü. Bu sefer daha hızlıydı. Ters Tutuş a geçti. Aşağıdan yukarıya, bir akrep gibi saplamak için hamle yaptı.

Subutay, elini kaldırdı ve Kael'in bileğine, tam sinir merkezine tek bir parmağıyla dokundu. Vurmadı. Sadece dokundu ve hafifçe itti.

Kael'in kolu uyuştu. Saldırının yönü saptı ve Kael kendi etrafında dönerek Malik'in ayaklarının dibine yuvarlandı.

"İki," dedi Subutay. "İki yüz birim enerji. Sonuç: Kendi dengeni bozdun."

Kael, nefes nefese ayağa kalktı. Terliyor, titriyordu. Hayati Zerreleri , bu patlayıcı hareketlerin bedelini istiyordu. Açlık midesini buruyordu.

"Neden dokunamıyorum?" diye haykırdı Kael. "Daha hızlıyım, daha güçlü hissediyorum… ama yine de boşluğa vuruyorum!

"Çünkü çok gürültülüsün," dedi Subutay sakin ama keskin bir sesle. "Çünkü gücünü savuruyorsun. Her darbende kendini tüketiyorsun."

Gölge Komutan, avludaki bir antrenman kütüğüne yürüdü.

"İzle," dedi.

Subutay, sırtındaki yayına uzanmadı. Belindeki, Kael'in daha önce fark etmediği ince, neredeyse bir iğne kadar zarif olan hançeri çekti.

"Sen," dedi Subutay, kütüğü işaret ederek. "Onu parçalamak için balyoz gibi vuruyorsun. Tüm bedenini, tüm auranı harcıyorsun. Evet, kütük kırılıyor… ama sen de tükeniyorsun. Peki ya yüz tane kütük olsaydı? Onuncuda düşer, on birincide ölürdün."

Subutay, hançeriyle kütüğe doğru hamle yaptı.

Hareket o kadar hızlı ve o kadar kısaydı ki, Kael neredeyse göremedi. Subutay kolunu savurmadı. Sadece bileğini büktü ve ileri itti. Vücudu sabit kaldı. Enerji harcamadı. Sadece... uzandı.

ÇIT.

Hançer, kütüğün tam ortasındaki budak noktasına saplandı. Kütük parçalanmadı. Ama hançer, kütüğün damar yapısını, o "direnç noktasını" öyle bir açıyla delmişti ki, kütük kendi ağırlığıyla, ortadan ikiye, temiz bir şekilde ayrıldı.

Kıymık yoktu. Gürültü yoktu. Sadece ikiye ayrılan odunun tok sesi vardı.

Subutay hançeri geri çekti ve yerine koydu.

"Verimlilik," dedi Subutay, Kael'e dönerek. "Savaşta güç bir okyanus değildir Kael. Bir bardak sudur. Ve sen çölde yürüyorsun. Her damlayı yalnızca öldüreceğin an harcamalısın. Fazlası seni kurutur."

Subutay, Kael'in yanına geldi. Elini, çocuğun terli alnına koydu.

"Senin 'Kimse ölmesin' isteğin, o bardaktaki suyu toprağa dökmek demek. Herkesi kurtarmaya çalışırsan, gücün biter ve sen düşersin. Sen düşersen, korumaya çalıştığın herkes de düşer."

Kael, yerdeki ikiye ayrılmış kütüğe baktı.

"Tek Vuruş..." diye fısıldadı.

"Tek Vuruş," diye onayladı Subutay. "O yayı gerdiğimde, rüzgarı, mesafeyi, hedefi hesaplarım. Ve oku sadece, sonucun ölüm olacağından eminsem bırakırım. Boşa atılan ok, düşmana hediye edilmiş bir nefestir."

Subutay, Malik'e de baktı.

"Senin için de geçerli Dev," dedi. "Güçlüsün. Ama bir gün, senden daha güçlü bir şeyle karşılaşacaksın. O zaman ne yapacaksın? Daha sert mi vuracaksın? Hayır. Daha doğru vuracaksın."

Subutay, Kael'in omzunu sıktı.

"Akademi'ye gidiyorsun. Orada sana büyü öğretecekler. Işık şovları, patlamalar, gösterişli düellolar... Onlara kanma. Gerçek savaş sessizdir. Gerçek savaş kısadır. Bir nefes alırsın, bir hamle yaparsın ve biter."

Kael, Siyah Diş'i kınına soktu.

Aklında Torben'in parçalanmış bedeni vardı. Eğer... Eğer gücünü o kadar harcamasaydı, eğer o "patlamayı" yapmak yerine enerjisini saklayıp, Alfa Kimera'nın o boyun boşluğuna tek bir, cerrahi vuruş yapsaydı... Belki Torben yaşıyor olacaktı.

Bu düşünce canını yaktı. Ama bu acı, öğretici bir acıydı.

"Anladım Komutanım," dedi Kael. Sesi artık öfkeli değil, soğuk ve hesapçıydı. "Boşa harcamayacağım. Ne nefesimi, ne gücümü, ne de öfkem."

"Güzel," dedi Subutay.

Garnizonun ana kapıları gürültüyle açıldı.

Dışarıda, İmparatorluk'tan gelen, çelik kaplamalı, rün motorlu ağır nakliye aracı "Demir Kafes" bekliyordu. Motorun gürültüsü, sabahın sessizliğini yırttı.

"Aracınız geldi," dedi Subutay. "Gidin. Ve Solgard'daki o yumuşak yataklarda yatarken, buradaki taşın soğukluğunu unutmayın. Çünkü bir gün... o taşın üzerine tekrar düşeceksiniz."

Kael ve Malik, çantalarını sırtladılar.

Garnizona son bir kez baktılar.

Altı ay önce buraya geldiklerinde, biri sıska, hasta bir çocuk; diğeri ise şaşkın bir demirci çırağıydı. Şimdi ise...

Kael, zırhının altındaki sertleşmiş kaslarını, sırtındaki sessiz Mührü ve belindeki aç kılıçları hissetti.

Artık çocuk değildi. Bir asker de değildi.

O, Tek Atış 'ın peşinde koşan bir avcı adayıydı.

Araca bindiler. Kapı kapandı. Motor kükredi ve araç, Solgard'a, o yalanlar ve ışıklar şehrine doğru yola çıktı.

Ama Kael'in zihni, hala o kütüğün nasıl sessizce ikiye ayrıldığındaydı.

Bir vuruş. Sadece bir vuruş.

Bu, onun yeni yasasıydı.

More Chapters