Kuzeyin kemik donduran şafağı avluya çökmüştü; güneş soluktu ve taşların üzerinde gece boyunca biriken metalik sessizliği daha da belirginleştiriyordu.
Garnizonun tam ortasında, motoru rölantide çalışan İmparatorluk nakliye aracı "Demir Kafes", devasa bir metal canavar gibi hırıldıyordu. Egzozdan çıkan gri, yağlı dumanlar soğukta yere çöktü; donmuş kan lekelerinin üstünü ince bir örtü gibi kapladı. Bu araç, altı ay önce onları buraya getiren araçtı. O zamanlar, o metal kutunun içi korku, belirsizlik ve çocuksu bir titremeyle doluydu. Kael ve Malik, birbirlerine sokulmuş, donmamak için dua eden iki "fazlalık"tı.
Şimdi ise o araca bakan gözler, titreyen çocukların gözleri değildi.
Kael, arka kapının önünde durdu; botları donmuş çamura saplanmış, duruşu artık eskisinden daha sağlamdı. Üzerinde, garnizonun demircisi Goran'ın atık metallerden ve Kimera derisinden yaptığı o kaba, siyah, rünlerle (dayanıklılık için) işlenmiş zırh vardı. Omuzlarında, Siyah Diş 'lerin (Blackfang) ve belinde Torben'in paslı bıçağının ağırlığı asılıydı. Ama bu ağırlık onu ezmiyor, aksine yere daha sağlam basmasını sağlıyordu.
Malik, yanında bir istihkam duvarı gibi duruyordu; insanlıktan çok, koruyan bir güçtü. Sırtındaki Yerkıran (Earthbreaker), sanki omurgasının bir uzantısıymış gibi doğal duruyordu. Devasa çocuğun yüzündeki o eski, naif yumuşaklık, kuzey rüzgarıyla yontulmuş, sert hatlara ve derin bir ciddiyete bırakmıştı yerini.
"Motor ısınıyor," dedi Malik, sesi motorun gürültüsüyle yarışacak kadar toktu. "Gitme vakti Kaptan."
"Acele etme," dedi Kael. Gözlerini (biri donuk mavi, diğeri dikey yarıklı altın) avlunun doğu kanadına, o siyah lekeye dikmişti.
Cenaze ateşlerinin olduğu yer.
Rüzgar, oradaki kül yığınını savuruyor, gri tozları havaya karıştırıyordu. Torben, Reko ve diğer on asker rüzgarın taşıdığı hatıralardı; Kael ciğerlerine çektiği havada yanık et, is ve metal kokusunu hissediyor, bu koku artık midesini bulandırmıyor, ona kim olduğunu hatırlatıyordu.
"Hazırlık tamamlandı mı?"
Ses, arkalarından, metalik ve soğuk bir tonda geldi.
Kael ve Malik aynı anda, askerî bir disiplinle döndüler.
Komutan Arin.
Garnizonun efendisi, siyah kürklerine sarınmış halde, iki adım ötedeydi. Yanında Lojistik Zabiti Helvar Sorn ve birkaç kıdemli "Gece Nöbetçisi" duruyordu. Arin'in yüzündeki o mekanik göz, vızzz-tık sesleriyle dönerek Kael'in üzerindeki ekipmanları, duruşunu ve yaydığı Kudret (Aura) yoğunluğunu taradı.
Bu bakışta, altı ay önceki o "Çöp" muamelesi yoktu. Bu bakış, bir ustanın dövdüğü kılıcı son kez kontrol edişiydi. Çatlak var mı? Denge yerinde mi? Keskin mi?
"Rapor ver Vael'thra," dedi Arin. Sesi bir emir değil, bir testti.
Kael, topuklarını birleştirdi. Sesi, bir kılıcın kınından çıkışı kadar netti.
"Teçhizat tam Komutanım. Silahlar alındı. İrade bilendi. Ve... yas tutuldu."
Arin'in sağlam olan gözü hafifçe kısıldı. Mekanik gözü ise kırmızı bir ışıkla parladı.
"Yas," dedi Arin, kelimeyi ağır ağır ağızda çevirerek. "Güneyliler yas tutmayı zayıflık sanır; ama Kuzey'in yasını öğrendin: acıyı omzuna alıp yürümeye devam etmek."
Arin, eldivenli elini Kael'in omzuna, o ağır zırhın üzerine koydu. Bu, garnizona geldiğinden beri ilk fiziksel temastı.
""Buradaki yas durmak değil; gidenin yükünü sırtlayıp yürümeye devam etmektir. Torben'in bıçağı ve Reko'nun miğfer parçası artık sizin zırhınızın bir parçası—onlarla yürüyorsunuz."
Arin elini çekti ve Helvar'a baktı.
Helvar Sorn, o devasa, tek gözlü aşçı, elindeki bir paketi Malik'e fırlattı. Malik paketi havada tek eliyle yakaladı. Paket ağırdı ve yağ kokuyordu.
"Yol azığı," diye hırladı Helvar. "O süslü şehirdeki kuş yemi gibi yemeklere alışana kadar sizi idare eder. İçinde kurutulmuş Kimera eti var. Serttir ama... enerji verir."
Malik, paketi kokladı ve nadir görülen, hafif bir tebessümle başını salladı. "Çorbanızdan daha iyi olacağı kesin Helvar Usta. Sağ olun."
Helvar güldü. Bu, paslı bir kapının açılması gibi gıcırtılı bir sesti. "Git buradan Koca Oğlan. Bir daha mutfağımda o kadar çok patates soyacak birini bulamayacağım."
Komutan Arin, tekrar ciddileşti. Kael'in gözlerinin içine, o dikey yarıklı altın irise baktı.
"Dinleyin," dedi Arin. Sesi alçaldı ama yoğunluğu arttı. "Buradan çıkıyorsunuz ama bekleyen şey ödül değil; sıcak banyolar ve alkışlar değil, yeni sınavlar. Solgard sizi yumuşatmaya çalışacak—sakın gevşemeyin."
Arin parmağıyla güneyi, Solgard'ın olduğu yönü işaret etti.
"Asıl savaş orada başlıyor. Burada düşmanınız belliydi. Canavarların pençeleri, soğuğun dişleri vardı. Onları görebiliyordunuz. Onları kesebiliyordunuz."
Komutan bir adım yaklaştı. Mekanik gözü Kael'in ruhunu delip geçiyordu.
"Ama Solgard... Orası yalanların başkentidir. Orada düşman size gülümseyerek yaklaşacak. Size şarap ikram edecek. Sırtınızı sıvazlayacak. Ve siz, o yumuşaklığın içinde gevşediğiniz an... boğazınızı kesecek."
Kael, elini Siyah Diş'in kabzasına götürmedi. Sadece çenesini dikleştirdi.
"Gevşemeyeceğiz Komutanım," dedi. "Demir bir kez dövüldü mü, şeklini unutmaz."
"Umarım," dedi Arin. "Çünkü eğer o sarayın ipekleri sizi yumuşatırsa, eğer o soyluların sahte övgülerine kanıp kibrinize yenilirseniz... Torben boşuna ölmüş olur. Ve ben, israfı hiç sevmem."
Arin, "Demir Kafes"in açık kapısını işaret etti.
"Bin."
Kael ve Malik, çantalarını araca attılar.
Ama binmeden önce, Kael durdu.
Arkasını döndü.
Garnizona son kez baktı.
Altı ay önce, o devasa obsidyen kapılardan içeri ilk adımlarını attıklarında, burası ona dünyanın en korkunç, en umutsuz hapishanesi gibi görünmüştü. Her taşında ölüm, her rüzgarında işkence olan bir çukur. Buradan kaçmak için gün saydığı, nefret ettiği bir mezar.
Ama şimdi...
Kael gözlerini sönmüş cenaze ateşlerine, gri kül yığınına dikti; sonra surlara baktı—taşlarda kendi kanı, tırmanışının izleri, Halid'in dayaklarının ve döktüğü terlerin hatırası vardı. O taşların dibinde, Halid'den yediği dayakların, döktüğü terlerin hatırası vardı.
Ve o surların arkasında, Kozmik Bariyer 'in o mor, titreşen ışığı, sessiz bir muhafız gibi parlıyordu.
Burası bir hapishane değildi.
Burası bir Mabet ti.
Acının, iradenin ve bedelin kutsandığı, siyah taştan ve dondurucu rüzgardan inşa edilmiş, merhametsiz bir tapınak. Kael'in çocukluğunun kurban edildiği sunak. Burası, onun "yeniden doğduğu" yerdi.
İçinde garip bir sızı hissetti. Ayrılmak... kalmaktan daha zordu. Çünkü burası dürüsttü. Burada maske yoktu. Burada sadece hayatta kalanlar ve ölenler vardı. Ve Kael, o dürüstlüğü Solgard'ın hiçbir salonunda bulamayacağını biliyordu.
"Kaptan," dedi Malik, aracın içinden elini uzatarak. "Gidelim. Yolumuz uzun."
Kael, Malik'in elini tuttu. O el, nasırlı, sert ve sıcaktı.
Kendini yukarı çekti.
Demir Kafes'in ağır kapısı, metalik bir GÜM sesiyle kapandı. Kilitler döndü. Dışarıdaki rüzgarın sesi kesildi, yerini motorun titreşimi aldı.
Kael, parmaklıklı küçük pencereye yapıştı.
Araç hareket etti. Tekerlekler donmuş toprağı ezerek dönmeye başladı.
Pencereden, Komutan Arin'in siluetini gördü. Adam hareket etmemişti. El sallamıyordu. Sadece izliyordu. Bir heykel gibi. Tıpkı geldikleri günkü gibi. Ama bu sefer, o bakışın altında bir "güven" vardı.
Sırtınız sağlam. Arkanızda biz varız.
Araç hızlandı. Garnizonun siyah duvarları, sabah sisinin içinde yavaşça küçüldü ve sonunda gri bir lekeye dönüştü.
Kael, sırtını aracın soğuk metal duvarına yasladı ve derin bir nefes verdi.
İşte o an, değişimi hissetti.
Garnizondan uzaklaştıkça, "Ölü Hava"nın o boğucu baskısı azalıyordu. Atmosferik basınç düşüyor, havadaki doğal Tını (Mana) yoğunluğu artıyordu.
Kael'in sırtındaki Kızıl Hüküm Mührü , aylardır süren kış uykusundan uyanmaya başladı.
Omurgasında ince bir sızı belirdi. Rünler, derisinin altında ısınmaya, karıncalanmaya başladı. İçindeki okyanus, o devasa ve kilitli güç, dışarıdaki manayı hissettiğinde yeniden dalgalandı.
Güm... Güm...
Kalbi değil, Mührü atıyordu.
Kael elini göğsüne bastırdı. Yüzü hafifçe soldu. Aylardır sadece fiziksel gücüyle, Kudretiyle yaşamaya alışmıştı. Şimdi, o büyülü, zehirli ve baştan çıkarıcı güç geri dönüyordu. Baş ağrısı şimdiden şakaklarını zorluyordu.
"Kaptan?" Malik endişeyle ona baktı. "Mühür mü?"
"Uyanıyor," dedi Kael dişlerini sıkarak. "Okyanus geri dönüyor."
Malik, elini Kael'in omzuna koydu. Topraklama.
"Bırak dönsün," dedi Malik. "Artık onu taşıyacak bedenin var. Eskiden camdın. Şimdi demirsin. Seni patlatamaz."
Kael, Malik'e baktı ve gülümsedi. Haklıydı.
Altı ay önce bu baskı onu bayıltırdı. Şimdi ise sadece hafif bir rahatsızlıktı. Çünkü damarları, kasları ve kemikleri, o baskıyı tutacak kadar sertleşmişti. Kabı inşa etmişlerdi.
"Haklısın," dedi Kael. Gözlerini kapattı.
Araç, güneye, medeniyetin o karmaşık kalbine doğru hızla ilerlerken, Kael elini kemerindeki paslı bıçağa götürdü.
Solgard bekliyordu: kibirli akademisyenler, entrikacı soylular, gölgelerde saklanan Engerek—hepsi sürgün edilen çocukların kırılmış dönmesini umuyordu.
Kael'in gözleri açıldı. Sağ gözündeki altın yarık, aracın karanlığında vahşi bir alev gibi parladı.
Yanılıyorlardı.
Gelenler çocuk değildi. Gelenler, fırtınaydı.
"Uyu Malik," dedi Kael. "Şehre vardığımızda... uyumaya vaktimiz olmayacak."
Araç, gri ufukta kaybolurken, arkalarında bıraktıkları Fırtına Tepesi, sessizce rüzgarını estirmeye devam ediyordu. Ama o rüzgarın içinde artık yeni bir fısıltı vardı.
Gittiler. Ama izleri taşa kazındı.
