Kael gece boyunca ateşlendi.
Elara, bunu ilk fark ettiğinde sobanın közleri çoktan sönmeye başlamıştı. Evin içi soğuktu ama çocuğun alnı yanıyordu.
Elara battaniyeyi araladığında Kael'in yüzünün kızarmış olduğunu gördü. Nefesi düzensizdi; sanki her nefesi almak için bilinçsizce mücadele ediyordu.
"Elara…"
Adını kim fısıldamıştı, bilmiyordu. Belki kendisi.
Hemen ayağa kalktı, sobayı yeniden yaktı. Suyu kaynattı, temiz bir bezle Kael'in alnına kompres yaptı. Doktor değildi ama çocukluğunda annesinin yaptığı şeyleri hatırlıyordu. O an, bu küçük bedenin yalnız kalmasına izin veremezdi.
Arshin kapının eşiğinde duruyordu.
Sessizdi.
Ama sessizlik, kayıtsızlıktan değil; çaresizlikten doğmuştu.
"Elimden geleni yapıyorum," dedi Elara, sanki kendini savunur gibi. "Sabah olur olmaz doktora götürmeliyiz."
Arshin başını salladı. Gözleri Kael'den ayrılmıyordu. Sanki bakmayı bırakırsa, onu kaybedecekmiş gibi.
"Bu… yeni değil," dedi sonunda.
Sesi kısıktı, pürüzlüydü. "Bazen iyi oluyor. Bazen… böyle."
Elara duraksadı. "Ne zamandır?"
Arshin cevap vermedi. Uzun bir sessizlik oldu. Sobanın çıtırtısı, Kael'in zorlanan nefesi ve yağmurun camdaki izi… Hepsi üst üste binmişti.
"Uzun süredir," dedi sonunda.
Elara daha fazla sormadı. Şimdilik.
Sabah, Kızıltepe griye uyanmıştı. Sis dağılmamıştı. Elara Kael'i kalın bir montla sardı, atkısını boynuna doladı. Çocuk yarı baygındı ama Elara'nın elini bırakmıyordu.
Bu kez Elara onun elini sıkıca tutuyordu.
Kasabanın doktoru yaşlı bir adamdı. Muayenehane eskiydi ama temizdi. Doktor Kael'i dikkatle dinledi, ateşini ölçtü, göğsüne kulak verdi.
Kaşları çatıldı.
"Bu sıradan bir hastalık değil," dedi sonunda. "Ama tıbbi olarak da açıklayabileceğim bir şey bulamıyorum."
Elara kalbinin hızlandığını hissetti. "Ne demek bu?"
"Zayıf," dedi doktor. "Ama sadece bedeni değil. Sanki… kendini tutuyormuş gibi."
Arshin'in yüzü gerildi.
"İlaç verecek misiniz?" diye sordu Elara.
Doktor başını salladı. "Destekleyici şeyler. Ateş için. Ama asıl mesele…"
Durdu. Arshin'e baktı. "Onu burada tutmayın. Yalnız bırakmayın."
Elara bu cümleyi zihnine kazıdı.
Eve döndüklerinde Kael biraz daha sakindi. Elara çorba yaptı. Kaşığı Kael'in dudaklarına yaklaştırdı ama zorlamadı. Sadece bekledi.
"İstersen," dedi yumuşakça, "biraz içebilirsin."
Kael gözlerini açtı. Elara'ya baktı. Sonra kaşığa. Dudaklarını araladı ve küçük bir yudum aldı.
Elara'nın gözleri doldu. Bu bir mucize değildi. Ama bir ilerlemeydi.Saatler böyle geçti. Elara Kael'in yanından ayrılmadı. Arshin bazen odadan çıkıyor, bazen pencerenin önünde duruyordu. Konuşmuyor ama her şeyi izliyordu.
Geceye doğru Kael tekrar ateşlendi. Elara bu kez korkmadı. Paniklemedi. Sadece tekrar bezini aldı, başucuna oturdu.
"Buradayım," dedi.
Kael kıpırdandı. Gözleri yarı kapalıydı ama Elara'nın sesini tanıyordu. Elara, içgüdüsel olarak onun saçlarını okşadı. Çok yavaş, çok dikkatli.
Kael ilk kez…
kaçmadı.
Elara farkında olmadan mırıldanmaya başladı. Sözsüz bir melodi. Annesinin ona küçükken söylediği, yıllardır hatırlamadığı bir ninni.
Kael'in nefesi yavaşladı.
Arshin kapıda duruyordu. Elara'ya bakıyordu. Gözlerinde, bugüne kadar sakladığı bir şey vardı: minnetten daha derin, korkudan daha ağır bir şey.
"Bunu neden yapıyorsun?" diye sordu.
Elara duraksadı. Sonra dürüstçe cevap verdi.
"Çünkü yalnız kalmaması gerekiyor."
Arshin bir an gözlerini kapattı.
"Kimse… bizim için bunu yapmazdı," dedi.
Elara cevap vermedi. Kael'in elini biraz daha sıkı tuttu.
O gece Kael'in ateşi düştü.
Çok değil. Ama yeterince.
Elara koltuğa yaslandığında, ilk kez yorgunluğunu hissetti. Ama bu yorgunluk, kaçmak istediği bir şey değildi.
Bir şeyi onarmaya çalışmanın yorgunluğuydu.
Ve Elara ilk kez, Kızıltepe'de kalmasının gerçek nedenini hissetti.
