LightReader

Chapter 146 - CAM YAĞMURU VE METALİN TADI

Gece, ıslık çalan ölümün sesiyle yırtıldı. Aşağıdan, rıhtımın karanlık köşelerinden fırlatılan yüzlerce ok, yerçekimine meydan okuyarak gökyüzüne yükseldi ve parabolik bir kavis çizerek çatının üzerine, tam tepelerine doğru inişe geçti. Bu, rastgele bir atış değildi; bu, bir "Alan Doyurma" saldırısıydı. Kaçacak yer yoktu.

"Kapanın!" diye gürledi Malik. Devasa çocuk, omuzlarındaki pelerini bir kanat gibi açarak Sera'nın üzerine kapandı. Aynı saniyede, karnındaki Aura Çekirdeği'ni patlatırcasına sıktı. Derisinin rengi, sağlıklı bir esmerlikten, donuk, gri ve metalik bir tona dönüştü. Demir Deri (Iron Skin) tekniği, sadece bir savunma değil, biyolojik bir kale duvarıydı.

TAK-TAK-TAK-TAK!

Oklar Malik'in sırtına çarptı. Ancak ete saplanma sesi gelmedi. Metale çarpan dolu taneleri gibi sekip kırıldılar. Bazı ok uçları, Malik'in sertleşmiş aurasına çarparak kıvılcım çıkardı. Sera, Malik'in devasa gövdesinin altında, o korkunç metalik yağmurun sesini dinlerken titriyordu. Bu, saraydaki turnuvalara benzemiyordu. Bu, saf bir imha girişimiydi.

Kael ise saklanmadı. O, akışın içindeydi. Gözleri, üzerine gelen okları tek tek seçmiyordu; havayı yaran o ölümcül desenin bütününü görüyordu. Analiz Refleksi, zihnini bir buz kütlesine çevirmişti. Korku yoktu. Sadece vektörler, hız ve rüzgar direnci vardı. Bir ok, tam sol gözüne doğru geliyordu. Kael, başını milimetrik bir açıyla sağa eğdi. Ok, saçlarını sıyırıp geçti. Bir diğeri göğsüne hedefliydi. Siyah Diş'i kınından çekmedi; kınıyla birlikte yukarı savurdu. Metalin kınla buluştuğu o tok sesle birlikte ok yön değiştirdi ve Mereyn'in yanındaki bacaya saplandı.

Mereyn Valdis, Gümüş Muhafız eğitiminin hakkını veriyordu. Elindeki hançerle gelen okları havada kesiyor, imkansız bir hızla hareket ediyordu. Ama yüzündeki ifade gergindi. "Burada kalamayız!" diye bağırdı Mereyn, bir oku daha savuştururken. "Burası bir ölüm kapanı! Aşağı inmeliyiz!" "Aşağısı daha kötü," dedi Kael, çatının kenarına, aşağıdan tırmanma kancalarını fırlatan askerlere bakarak. "Riza bizi yukarıda oyalayıp aşağıda kuşatıyor."

Kael, çatının ortasındaki devasa, kirli camlarla kaplı tavan penceresine (Skylight) baktı. Camlar kalındı, demir parmaklıklarla örülüydü. "İçeri giriyoruz," dedi Kael. Malik, Sera'nın üzerinden doğruldu. Sırtındaki düzinelerce ok kırığı yere döküldü. Cildi kızarmıştı ama delinmemişti. "Camı mı kıracağız Kaptan?" "Camı değil," dedi Kael, Siyah Diş'i çekerek. Kılıcın mat, siyah yüzeyi ay ışığını yuttu. "Çerçeveyi."

Aşağıdan atılan ikinci dalga oklar havalanırken, Kael tavan penceresinin demir çerçevesine doğru koştu. Kudret (Aura), bacak kaslarına doldu. Adımları çatının kiremitlerini çatlatacak kadar ağırdı ama bir o kadar da hızlıydı. Kael zıpladı. Havada döndü ve Siyah Diş'i, tüm vücut ağırlığıyla birlikte camın demir çerçevesine indirdi. Bu bir kesiş değildi. Bu bir Yıkım Vuruşuydu. Kılıcındaki aura yoğunluğu, metalin moleküler bağlarını zorladı.

ÇANGRR!

Paslı demir çerçeve, Kael'in yoğun aurası karşısında büküldü ve yerinden koptu. Devasa cam panel, bütünlüğü bozularak aşağıya, deponun karanlık karnına doğru düştü. "Atlayın!" diye emretti Kael, kendini boşluğa bırakırken. Malik, Sera'yı belinden kavradı. "Sıkı tutun Prensesim. İniş sert olacak." Ve o da boşluğa atladı. Mereyn, bir gölge gibi peşlerinden süzüldü.

Kuzey Deposu - İç Mekan

Düşüş, beklediklerinden uzundu. Burası sıradan bir depo değildi; içi oyulmuş, katman katman aşağı inen devasa bir hangardı. Kael, yere inmeden hemen önce vücudunu bir kedi gibi büktü. Ayak tabanlarındaki Kudret akışını serbest bırakarak darbeyi emdi. Yine de, beton zemine çarptığında dizlerindeki sarsıntı dişlerini birbirine vurdurdu. Toz ve cam kırıkları yağmuru altında doğruldu. Ve kokuyu aldı.

Ozon. Çürük et. Ve... **Aether-Asidi.**Bu koku, Gri Vadi'deki laboratuvarı hatırlatıyordu. Ama burası çok daha büyüktü. Çok daha endüstriyeldi. Deponun içi, tavandan sarkan kancalar, devasa zincirler ve sıra sıra dizilmiş, üzeri örtülü kafeslerle doluydu. Meşalelerin titrek ışığı, kafeslerin içindeki "şeylerin" gölgelerini duvarlara, grotesk canavarlar gibi yansıtıyordu.

Malik, Sera ile birlikte yere indi. Yere çarptığı an, Toprak Aurası sayesinde zeminde küçük bir krater açıldı ama dengesini bozmadı. Sera'yı nazikçe yere bıraktı. Sera, başını kaldırdı ve etrafına baktı. Gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi. "Bunlar..." dedi, en yakın kafese yaklaşarak. "Bunlar hayvan değil." Kafesin içinde, insan boyutunda ama anatomisi bozulmuş, derisi şeffaflaşmış ve iç organları parlayan bir varlık, parmaklıkları kemiriyordu. "Soluk Yüzler," dedi Kael, yanına gelerek. "Ama bunlar farklı. Bunlar savaş için evrimleştirilmiş."

O sırada, deponun ana kapıları gürültüyle açıldı. İçeriye, zırhlı ve maskeli yirmi kadar paralı asker daldı. Ellerinde standart imparatorluk kılıçları değil, testere dişli palalar ve ağ fırlatıcılar vardı. Yukarıdaki metal yürüyüş yolunda, gölgelerin içinden bir ses yankılandı. "Hoş geldiniz," dedi Riza. Sesi, boş depoda metalik bir yankı yaptı. "Partiye geç kaldınız ama merak etmeyin, ana yemeği kaçırmadınız."

Riza, korkuluklara yaslanmış, elindeki bir elmayı bıçağıyla soyuyordu. Rahattı. Aşağıdaki askerler ise aç kurtlar gibi ekibi sarmaya başlamıştı. "Onları parçalamayın," dedi Riza, elmadan bir dilim alarak. "Özellikle kızı. Müşteriler hasarlı mal sevmez. Ama diğer ikisi... biraz yontulabilir."

Kael, Siyah Diş'i iki eliyle kavradı. Sırtındaki Mühür, ortamdaki yoğun ve kirli manadan dolayı sızlıyor, omurgasına iğneler batırıyormuş gibi hissettiriyordu. Bu acıyı bir uyarı olarak değil, bir yakıt olarak kullandı. "Malik," dedi Kael, gözlerini askerlerden ayırmadan. "Sera'yı ve Mereyn'i arkana al. Koridor oluştur." "Emredersin Kaptan," dedi Malik, Yerkıran'ı (varsayılan ağır silahı/balyozu) omzundan indirdi. Yere vurduğunda beton zemin titredi.

Mereyn, Sera'nın soluna geçti. "Büyü yapmayın Prensesim," dedi fısıltıyla. "Dikkati üzerinize çekmeyin. Bırakın bu işi biz halledelim." Sera itiraz etmek istedi ama Kael'in sırtındaki o gerginliği, o "Öldürme Niyeti"ni görünce sustu. Bu bir oyun değildi. Bu bir savaştı.

İlk asker, çığlık atarak Kael'in üzerine koştu. Kael hareket etmedi. Bekledi. Askerin palası inmek üzereyken, Kael sol ayağını ileri attı ve vücudunu yana yatırdı. Pala, boşluğu kesti. Kael, Siyah Diş'in kabzasını askerin çenesine vurdu. *ÇAT.*Kemik kırılma sesi, depoda kuru bir dalın kırılması gibi yankılandı. Asker, bilincini kaybederek yere yığıldı. Ama diğerleri durmadı. Hepsi birden saldırdı.

Bu bir düello değildi. Bu bir arbedeydi. Kael, kalabalığın içine daldı. Kılıcını savurmuyor, dans ediyordu. Her hareketi, bir sonrakine bağlıydı. Bir askerin kılıcını savuştururken, dönme momentumuyla diğerinin diz kapağına tekme atıyor, eğilirken bir başkasının zırh boşluğuna kılıcının tersiyle vuruyordu. Öldürmüyordu. Henüz değil. Sadece etkisiz hale getiriyordu. Eklemler, sinir merkezleri, nefes boruları... Halid'in öğrettiği anatomi haritası, Kael'in gözlerinin önünde canlı bir hedef tahtası gibiydi.

Malik ise tam tersiydi. O bir fırtınaydı. Üzerine gelen üç askeri, tek bir balyoz savuruşuyla (Sweeping Strike) geriye fırlattı. Askerler, bez bebekler gibi havada uçup kafeslere çarptılar. Malik'in Toprak Aurası, her darbesini bir kuşatma silahına dönüştürüyordu. "Gelin!" diye kükredi Malik. "Daha sert gelin!"

Yukarıda, Riza elmasını bitirdi. Aşağıdaki savaşın gidişatından memnun görünmüyordu. Bu "çocuklar", beklediğinden daha dişli çıkmıştı. "Yeterli," dedi Riza. Elindeki elma koçanını aşağı attı. Elini kaldırdı ve parmağını şıklattı. Deponun en karanlık köşesindeki, diğerlerinden çok daha büyük ve zincirlerle sarılı olan bir kafesin kapısı, mekanik bir tıslamayla açıldı.

İçeriden gelen ses, bir hayvanın kükremesi değildi. Bu, metalin metale sürtünmesi ile insan çığlığının karışımı, tüyler ürpertici bir sesti. Karanlığın içinden, dört ayak üzerinde yürüyen ama sırtında deforme olmuş insansı kollar taşıyan, derisi zırh gibi gri pullarla kaplı devasa bir yaratık çıktı. **Zırhlı Kül-Tazısı (Armored Ash-Hound) - Modifiye Edilmiş Versiyon.**Gözleri yoktu. Sadece ısıyı ve aurası olan canlıları sezen yarıklar vardı. Ve şu an, depodaki en parlak aura Sera'ya aitti.

Yaratık, başını Sera'nın olduğu yöne çevirdi. Ağzından asidik bir salya damladı. Zemin, salyanın düştüğü yerde tıslayarak eridi. "Tanıdık geldi mi Anomali?" diye seslendi Riza yukarıdan. "Kuzeyde öldürdüğün tazının abisi. Ama bu sefer... biraz daha aç."

Kael, yaratığı gördüğü an dondu. Kuzey Garnizonu'ndaki o ilk gece, o soğuk, o çaresizlik... Hepsi bir anda zihnine doldu. Ama sonra, elindeki Siyah Diş'in ağırlığını hissetti. Artık silahsız değildi. Artık o çocuk değildi. "Malik!" diye bağırdı Kael. "Formasyon B!" Malik, yaratığı gördü. Gözlerinde korku değil, saf bir odaklanma belirdi. "Anlaşıldı Kaptan!"

Malik, Sera'nın önüne geçti ve kalkanını (veya balyozunu) yere sabitledi. Demir Kök (Iron Root) duruşuna geçti. Yaratık, inanılmaz bir hızla, bir torpido gibi üzerlerine fırladı. Kael ise yaratığın üzerine değil, yaratığın koşu yolunun yanındaki sütunlara doğru koştu. Savaşın seyri değişmişti. Artık insanlarla değil, canavarlarla dans ediyorlardı. Ve bu dansta hata yapanın cezası ölüm değil, parçalanmaktı.

More Chapters